Sinan: Tüm canlılara karşı müthiş bir sevgi besliyorsun. Hayatında şiddete karşı, yaşama hakkına dair çok net, çok güçlü bir duruşun var. Fakat şarkılarda, türkülerde ölüm var. Hatta ölüme güzelleme denebilecek sözler, devrimi, devrimci şiddeti olumlama var. Bu bir çelişki değil mi?
İlkay Akkaya: Zaman içerisinde hayatı algılayışı değişiyor insanın. “Gidenlerin Ardından” albümünü yaparken daha farklı bir İlkay vardı.
Sinan: Bunu biraz açmanı isteyeceğim.
İlkay Akkaya: Kızıldere’yi, İbrahim’in Türküsü’nü hâlâ söylüyorum fakat “sanma faşist olandan bir gün hesap sorulmaz” derken, hesap sorma biçimi çok farklı benim için.
Sinan: Nasıl bir fark bu?
İlkay Akkaya: Öldürerek hesap sorulabileceğine inanmıyorum Sinan. Çünkü aynı şeyi tekrar etmiş, döngüyü kırmamış ve ona katkıda bulunmuş oluyorsun aslında öldürerek. Çok uzun bir yoldan geçtik hep birlikte. O yolda çok şey gördük. Ben o yola çok şey borçluyum ve o yoldan geçtiğim için de kendimi çok iyi hissediyorum açıkçası.
Sinan: Neler gördün?
İlkay Akkaya: Çok şey gördüm. Ama en çok da acı gördüm tabii… Metin Göktepe öldürüldü, onun ailesini gördüm. Hasan Ocak kaybolduğu zaman birlikte aradık. Musa Amca’nın öldürülüşünü gördük. İHD’den tanışmıştım, çok kısa bir arkadaşlığımız oldu, Metin Can vardı, Elazığ başkanı. Doktor Hasan Kaya ile birlikte kaçırıldılar, onları öldürdüler. Çok fazla ölüm gördük Sinan. Ölümün tarihi benim, bizim tarihimiz oldu aynı zamanda. Çok uzak değil bak, Ankara’daki Barış mitingindeydim, canlı bombayla katledildi insanlar. Dağılıyorum bunları hatırladıkça. Ya çok zor şeyler yaşadık aslında… İHD’de çalıştım uzun süre. İstanbul Şube yönetiminde yedektim. Bak çok komik, bizi gözaltına almaya geldiler. “Bütün yönetim gözaltındasınız.” dediler. Ben “Yedekler de geliyor mu?” dedim, “Geliyor.” dediler. Minibüse bindim. Kiraz abla “Senin ne işin var, sen in, yedekler gelmiyor.” dedi. İndim; polis “Hayır yedekler de gelecek.” dedi, bindim. Sonuçta “yedeklerin gelmeyeceğine” karar verdiler, kaldım. Bütün gün derneğe nöbetçilik yaptım o gün. Başka bir gün derneği Yalnız Kurt diye bilinen adam bastı; hepimizi öldürmeye çalıştı. Akın abinin vurulmasından sonraydı bu. Ya aslında yazmayı düşünüyorum bunları. Bak çok karışık anlatıyorum değil mi? Çünkü hepsi birbirinin içine girmiş durumda kafamda. Türkiye’nin tarihi aynı zamanda bunlar, benim tarihim.
Sinan: Yazacak mısın?
İlkay Akkaya: Evet, Seferihisar’da yazmak istiyorum bütün bunları küçük küçük… Belki bir albümün yanında yayınlarım, kitapçık gibi. Yani baktığın zaman evet çok acı var ama onun yanında çok da güçlü bir dayanışma var. Gerçek dayanışmalar, gerçek yoldaşlıklar… Birlikte üretmenin coşkusu… Kızılırmak’ta 15 sene biz bunu çok yoğun yaşadık. Çok güzeldi. Konserlerimiz yasaktı. Ama insanlar falanca etkinlik adı altında bir etkinlik düzenleyerek izin alıyorlardı. Tabii “tesadüfen” Kızılırmak elemanları da orada! “Aaa bizi kırmazsanız birkaç şarkı rica edebilir miyiz?” diyorlar. Eh zaten sahnedeki enstrümanlar da bizim enstrümanlar. “Kıramayıp” çıkıyorduk sahneye, konserimizi veriyorduk. Polis de bir şey yapamıyordu o durumda. “Tesadüfen” oradaydık ve insanları kıramayıp sahneye çıkıverdik ne yapalım:). Bir yanıyla çok da eğlenceliydi bütün bunlar. Zorlukların, yasakların arasından sızıyorsun su gibi ve denize ulaşmaya çalışıyorsun, yol alıyorsun. Bunlar çok güzel şeyler. Ama bu yolun şimdi, Türkiye’nin şu an bulunduğu yere çıkması çok kötü. Şu anki kadar, bugünün Türkiye’sindeki kadar kendimi darda hissetmedim hiç.
Sinan: 90’larda bile mi?
İlkay Akkaya: Evet, 90’larda bile…
Sinan: Bunu çok sık duyuyor ve hissediyorum son dönemde. Başlangıçta bu tür sözleri duyduğumda sinirleniyordum açıkçası. 80’lerde, 90’larda öyle sert şeyler yaşadık ki, bu dönemi darbe yıllarıyla kıyasladıklarında kızıyordum. Ama artık yaşanılanlar öyle ağırlaşmaya başladı ki ben de aynı şeyi söyler oldum. 
Sinan: Hacı Birlik’in ölü bedeninin cipin arkasında sürüklendiğini gördüğümde “bu hayatımda gördüğüm en korkunç şey” demiştim. Ama geçen gün bir kedinin, öldürülüp sokak ortasında bırakılmış birinin cesedini yediğini izlediğimde bunun artık bir sınırı yok diye düşündüm…
İlkay Akkaya: Çok korkunç. Newala Qesaba’yı anlattım dedim ya? Oradaki olay da çok korkunçtu. Usulüne göre gömülemeyen insanların öyküsü… Belgeselde alt başlık olarak bu söyleniyor. Orada bir imam var… Keşke ülkede o imam gibi insanlar daha çok olsa, ülke ne kadar güzel olurdu… Diyor ki, 1800’lerde Yahudilere bir katliam yapıldı, burada onların ölüleri var. Sonra 1915’te Ermeniler gömüldü buraya. Daha sonra da Kürtler… İmam, öldürülenlerin çıkarılıp usulüne göre gömülebilmesi için 20 yıl mücadele veriyor. Ne kadar iyi, ne kadar saygılı bir davranış bu…
Sinan: Bu coğrafyanın geleneklerini unuttuk… Bu tür şeyleri görmenin bizi şaşırtması ne acı? En temel hak oysa, bir insanın evladını usulüne göre, inancına göre gömmesi…
İlkay Akkaya: Elbette… Hak bu… Ve bugün biz gömülme hakkından bile söz edemiyoruz. Yaşama hakkımız zaten tehdit altında. Çok, çok, çok korkunç olaylar yaşanıyor ve korkarım daha da kötü olacak…
Sinan: Daha kötüye gideceğimizi herkes dillendirmeye başladı. Fakat kötülüğün bu kadar elle tutulur hale geldiğini görmek akıl alır gibi değil. Bizler yaşımız gereği, Türkiye’nin yakın tarihini, son 30-40 yılı bilinçli olarak yaşadık ve tanık olduk. Bizden öncekilerin de çok büyük kötülükleri yaşadıklarını, tanık olduklarını biliyoruz.
İlkay Akkaya: Tabii… Gözaltında kayıplar oldu, işkencede öldürüldü insanlar. Ağır işkencelerden geçip kurtulabilenler beden ve ruh sağlıklarını yitirdiler. İnsanlar eşlerini, evlatlarını kaybettiler.
Sinan: Sene 2016 ve biz aynı şeyleri konuşuyoruz. Neden tekrar edip duruyor bu coğrafyada aynı acılar?
İlkay Akkaya: Yüzleşmiyoruz çünkü Sinan! Suçu hep başkalarında arıyor, başkalarına yüklüyoruz. Bence en büyük neden bu… Toplumun tuhaf bir inancı var: “Hep dış güçler sorumlu yaşadıklarımızdan!”… Sen çöz peki kendi sorunlarını? Eğer kendi sorunlarını kendin çözebilsen dışarıdan kim ne yapabilir ki sana? 1995’te, Özgür Politika’da yazıyordum, o zaman yazdığımı hatırlıyorum bunu. Grip olursun, nezle olursun, depresyona falan girersin ya, toplumların da hastalıkları var. Bence Türkiye toplumu otoimmün bir hastalıktan muzdarip! Kendi bağışıklık sistemine saldırıyor. Kendi kendini yiyor yani. MS hastalığı gibi.
Sinan: Kendi kendini imha ediyor evet… Ama demin yüzleşemeyişimizden, sorumluluğu hep başkalarına, dış güçlere ihale ettiğimizi söyledin. Bu sorumluluktan kaçma halini neye bağlıyorsun?
İlkay Akkaya: Ergenlik çağında insanların kimyaları bozulur, değişik değişik davranışlar sergiler ve o davranışlardan da sorumlu olmazlar ya? Çünkü kimyasal bir olaydır, bilirsin.Türkiye toplumunun davranışları da böyle! Ergenliğini tamamlayamamış bir toplum! Ama bu böyle devam ederse kişilik özelliği haline gelecek. Normal karşılıyorlar yahu? Dayattıkları şeylere direnen insanları yok etmeyi normal karşılıyorlar. Bak, Alevi köyünün dibine Suriye’den gelenleri yerleştirmeye kalkıyorlar. İnsanların hem hayvanlarını otlattıkları meralarını gasp ediyorlar, hem de aralarında cihatçıların olma ihtimali büyük bir Suriyeli grubunu bir Alevi köyünün yanı başına yerleştirmeye kalkıyorlar. İnsanların merasından başka yer mi yok? Sonra Tarım Bakanlığı kamu spotunu izliyorsun televizyonda “tarım arazilerine konut yapılmasına göz yummayın” diye. İyi de meraları, tarım arazilerini imara açan sizsiniz? Köyler mahalleye dönüştürülüyor. Mahalle olduğu için insanlar tavuk bile besleyemez hale geliyorlar. Şizofrenik bir durum bu! Toplumda MS hastalığı var, devlet de şizofren! Her kesimde bu böyle ama! Her kesimde iyi, aklı selim, vicdanlı insanlar ve kötü insanlar var. Ahmet Telli söylemişti galiba, “dünyanın iyi halkları yoktur, iyi insanları vardır” diye… Türkiye’de durum bu; iyi insanlar ve kötü insanlar var.
Sinan: Sanatçısın, muhtemelen bizden daha farklı etkileniyorsun bütün bunlardan? Üretimini nasıl etkiliyor bu iklim?
İlkay Akkaya: İki sene öncesine kadar, “artık çok neşeli şeyler söylemek istiyorum, bıktım acıdan, üzüntüden” diyordum. Umut ve bu son albüm, Hayat yayınlandığında neşeliydim. Suruç ve ardından gelişen olaylarla birlikte yeniden aynı yere döndük. Bütün bunlar beni çok kötü etkiliyor. İçinde hissetmemen mümkün değil bunları. Gencecik insanların, çocukların öldüğü bombalar patlıyor. Hayatta kalmaktan utanır hale geldik. Özellikle Ankara’da bunu çok net hissetmiştim.
