Sinan: Geriye baktığında hiç boşunalık hissine kapıldığın oluyor mu? Bunca bedel ödendi, ödenmeye devam ediyor ama bir arpa boyu yol gidilmedi. Hâlâ büyük acılar yaşanıyor. O yıllarda Kürtçe şarkı söylemek, Kürtçe konuşabilmek için neden bedel ödemek zorunda kaldı insanlar? Bir devlet bir dili, o dilin şarkılarını niye yasaklar? Niye insanlar, sanatçılar bu kadar temel bir hak için onca bedel ödemek zorunda kalırlar?
İlkay Akkaya: Evet acılar devam ediyor çünkü henüz bir şey kazanamadık ve hâlâ mücadele ediyoruz. Kürtçe şu anda “serbest gibi”. Kurslar var, şarkılar söylenebiliyor ama hâlâ ana dilde eğitim hakkı yok maalesef. Bir bakan çıkıp “ana dilde eğitim ülkeyi böler” dediğinde otuz sene öncesine uyanmış gibi oluyorsun. Çok yorucu, çok yıpratıcı… İnandığımız şeyler için enerjisini de zorlayarak oradan oraya koşturan insanlarız biz. Bir gün bir mitingde, bir gün bir dayanışma gecesinde, bir gün bir anma gecesinde… Çağırıyorlar koşturup gidiyorsun.
Sinan: Bu kadar yoğun bir konser temposu karşılığında bir servet edinmiş olmalıydın? Ne kazandın otuz yılın sonunda?
İlkay Akkaya: İngiltere’de olsaydın şaton olurdu diyorlar… Bolca sevgi ve saygının dışında hiçbir şey elde etmedim Sinan. Zaten çok fazla şeye ihtiyacı yok insanın. Barınabileceği bir evi olsun, karnını doyurabilsin daha ne ister ki insan?
Sinan: Aslında otuz yıllık sanat hayatını özetleyen cümleler bunlar. Tevazu! Bu kadar sade, bu kadar dokunulabilir, bu kadar sokakta bir sanatçı çok az Türkiye’de. Son derece mütevazı bir hayatın olduğunu da biliyorum. Hadi senin beklentin yoktu ama etrafındakiler daha fazlasını istemen ve yapman için seni zorlamadı mı?
İlkay Akkaya: Olmaz mı? Annem hep soruyor mesela “Bağkur’unu ödüyor musun? Bak sen aksatır, ihmal edersin, atladıysan bak af çıkmış ilgilen şununla” falan diye sık sık arıyor.
Sinan: Popüler müzikle uğraşanlar bile telif sorunuyla boğuşup, doğru dürüst para kazanamazken, bir de ambargolu bir sanatçı olarak daha fazla zorluk çekmiş olmalısın?
İlkay Akkaya: Yoo? Zorlanmadım. Minimum bir şekilde, az enerjiyle, az gelirle, az tüketimle, en ekonomik şekilde yaşamak konusunda kendimi çok iyi örgütledim sanıyorum.
Sinan: Bu kadar yoğun bir konser trafiğinde “çok az enerjiyle” deme bari?
İlkay Akkaya: Gerçekten en az enerjiyi harcayacağım şekilde bir planlama yapıyorum. Akşamdan planlıyorum ertesi günü mesela. Evden çıkıp, günlük işlerimi yapıp eve döneceğim şekilde bir dairesel plan:). Eh ekonomik anlamda da böyle yaşıyorum zaten. Biliyorsun ben vejetaryenim. En kötü ihtimalle araziye çıkar ot toplarım ne olacak?
Sinan: Sanırım yirmiye yakın albüm oldu. Bu albümler hâlâ “dinlenebilir”, hâlâ “piyasası olan” albümler. Çok daha iyi kazançlar elde edebilecekken sınırlı bir hayatı tercih ettin?
İlkay Akkaya: Evet çünkü ihtiyaçlar senin hayata nasıl baktığına bağlı olarak değişiyor. Sınırsız da olabilir, çok sınırlı da olabilir. Dünyadan fazla şey almamak, ama ona bir şeyler katabilmek çok daha iyi değil mi?
Sinan: Yahu insansın, “şundanım da olsa keşke” demiyor musun hiç?
İlkay Akkaya: I-ıh! Demiyorum…
Sinan: Ama daha fazla kedim olsun diyorsun?
İlkay Akkaya: Yaaa… Evet, bak onu diyorum…
Sinan: Gözümüz yok tabii ama kaç kedin var şu anda?
İlkay Akkaya: 16 tane…
Sinan: Sen otla idare ediyorsun ama 16 tane kediyi doyuruyorsun?
İlkay Akkaya: Eh onlar etobur ne yapalım? Ama keşke doğalarına uygun bir yerde yaşayıp, kendi istediklerini yiyebilselerdi. Çünkü bir şekilde onlara yardım edeyim derken mama endüstrisinin eline düşüyorsun. Bu çağda yaşamak, insanı her an çelişkili davranışlar içerisine sokabiliyor. Kimse kimseye sahip olamaz diyorum, bir hayvan da kimsenin olamaz diyorum ama sokakta çıkıveriyor karşıma, dişleri yok, gözü yok, karnını deşmişler. Almayıp ne yapacaksın? Görmezden gelip gidecek halim yok ya? “Hadi gel bize gidelim.” diyorum ben de… Evdekiler hep öyle.
Sinan: Böyle böyle 16’ya çıktın da bunun bir sınırı yok mu?
İlkay Akkaya: Artık iyileştirip bulduğum yere götürüyorum. En azından sağlıklı ve özgür devam etsin yaşamına. Evdekileri de illa benimle yaşamaya mecbur etmiyorum. Kadıköy’den şimdiki eve taşınırken mesela bir tanesi gelmek istemedi. Sürekli firar ediyor, bulup getiriyorum, yine firar ediyor. E tamam o zaman, onun da tercihine saygı duymak lazım. Bıraktım gitti.

