Türkiye İşçi Partisi Afet Koordinasyon Merkezi’nde gönüllülerin koşuşturması arasında herkesten birkaç cümle almaya çalışırken kâğıt gibi bir yüzle çıktığı odanın kapısında gördüm Gülçin Baş’ı. Kapının önünde durmuş, yutkunmaya, soluklanmaya çalışarak “içeride…” dedi, “içeride Adıyaman’daki İsias Otel’de oğullarını kaybetmiş bir çift var…”
Kıbrıs’tan yeni gelmiştim ve İsias Otel’de hayatını kaybeden 35 çocuğun hikâyeleriyle sarsılmıştım.
65 kişi hayatını kaybetti İsias Otel’de. 35’i yaşları 10-14 arasında değişen, voleybol şampiyonası için Adıyaman’a gelen Kıbrıslı Türk sporcu öğrencilerdi.
Diğer 30 kişinin de o sırada Güneydoğu Anadolu uygulamalı eğitim gezisinde bulunan tur rehberleri olduğunu biliyordum. Bir an boş gözlerle baktım Gülçin Baş’a. Ürperdim. “İstersen, konuşmak istersen…?” dedi… Durdum… Gülçin hafifçe kapıyı araladı… Birlikte girdik odaya. Odada omuzları çökmüş bir adam, gözlerini sabit bir noktaya dikip buz gibi susan bir kadın oturuyordu. Orada tanıştık Nurten- Ali Ekber Tan çiftiyle…
Göz göze gelmemeye çalışarak kendimi tanıttım. Kıbrıs’ta yaşadığımı söyleyince “Ah o çocuklar…” dedi Ali Ekber Bey. “Çok küçüklermiş, biliyorum” dedi… “Hepsini öldürdüler…” dedi. “Ulaş’ımı, arkadaşlarını, o küçücük çocukları…”. Nurten Hanım nasıl buz gibi susuyorsa, Ali Ekber Bey’in o kadar alev alev dökülüyordu sözcükler ağzından. “Peşini bırakmayacağım bu katillerin” dedi… “Üç kuruş rant için katlettiler insanlarımızı” dedi… “Hesap verecekler…” dedi… Susmuyordu adam… Kaçırdığım gözlerimin içine içine bakarak konuşuyor, anlatıyor, soruyordu ki benim ona söyleyebilecek tek bir sözüm bile yoktu o an… Israrla “Peşini bırakmayacağım, hesap verecekler ve ben onların hesap verdiklerini görmeden ölmeyeceğim” diyordu. Umutsuz bir ifadeyle “Bugüne kadar kimse hesap vermedi, korkarım bunun da üstünü kapatacaklar” dediğimde kaşlarını çatıp, dişlerinin arasından öyle bir “Siz iyi bir insana benziyorsunuz, ama sözcüklerimize dikkat etmeliyiz… Bu sefer olmaz! On binlerce insanın bir anda katledildiği bu sefer olmaz!” deyişi vardı ki… O an nasıl zırvaladığımı fark edip yerin dibine geçtim… Telefonumu verdim sonra, hani “Yapabileceğim ne varsa…” Hani “Ne zaman isterseniz…”…

Acıyı okumakla acıya dokunmak arasında fark var… Ben o gün, orada acıya dokundum ve elim yandı! Eve döndüğümde Umut Ulaş’a dair bir şeyler bulmaya çalıştım. Sosyal medya hesaplarına, fotoğraflarına, fotoğrafların altına düştüğü notlara, arkadaşlarına, arkadaşlarının ona dair yazdıklarına…
Bir gece yarısı, kırk altı bin yüz dört insanın birkaç saniye içerisinde hayatını kaybettiği bir ülkede yaşıyoruz hepimiz.
Bunu hayal edebilmek hepimiz için, hatta en kötümüz için bile imkânsızdı fakat ister depremin etkilediği 10 ilde ister çok uzaklarda olalım ister acının merkezinde feryat figan ister uzaktan, inanmaz, dehşete kapılmış, boş gözlerle bakıyor olalım, biz bunu yaşadık!
Önümüze yığdıkları sayılar arasından tek tek insan hikâyeleri sızmaya başladığında sarsıntının daha da derinleştiğini, ruhlarımızda daha derin yaralar açtığını görüyoruz günbegün… Uzaktan izleyenler için böyle olmasına böyle de ya ateşin içindekiler? Annesini, babasını, kardeşini, eşini, çocuklarını… Sevgilisini, arkadaşlarını, komşularını, acısıyla tatlısıyla tüm hayatlarını, anılarını saniyeler içerisinde yitirmiş insanların ruhundaki yaralar?…
O ilk karşılaşmanın ardından Nurten ve Ali Ekber’i arayamadım günlerce… Umut Ulaş’ın fotoğraflarına da bakmadım. Sonra Gülçin Baş’tan bir mesaj geldi: “Sinan, Ali Ekber Bey Kıbrıs’taki ailelerle de temas kurmak istiyor…”
Derken telefonum çaldı. Ali Ekber Tan’dı arayan. Halimi hatırımı sordu, İsias otelle ilgili gelişmeleri, diğer ailelerle bağlantı kurmaya başladıklarını anlattı. Kıbrıs’taki ailelerin durumuna ilişkin biraz bilgi istedi. Anlattım. Kısa, mesafeli, nazik bir konuşmaydı.
Sonra yeniden baktım Umut Ulaş’ın fotoğraflarına ve elim gayrı insiyaki biçimde Ali Ekber Bey’in numarasını tuşlayıverdi:
“Biliyorum çok zor, bilmiyorum ne soracağım ama… Sizinle konuşmak istiyorum” dedim. Şaşırmadı. Tereddüt etmedi…
“Ne zaman müsait olursunuz?” dedim, “Bizim bir hayatımız mı kaldı Sinan Bey, ne zaman istersen gel… Sabah gel, akşam gel… Ne saat istersen gel” dedi…
Birkaç saat sonrası için sözleştik. Ben Kadıköy’e geçince bir kez daha arayacaktım onları, isterlerse oturdukları Selimiye’ye gidecektim…
Kadıköy’e geldiğimde aradım. Onlar da Kadıköy’deydiler, Akmar’da, sahaflarda… Buluştuk. Birlikte sakin bir yerde oturduk. Kendime çay, onlara ıhlamur siparişi verdim.
Nurten Hanım ilk karşılaştığım andaki gibi… Gözlerini sabit bir noktaya dikiyor, dalıp gidiyor… Sessiz, ama çok sessiz, buz gibi sessiz bir kadın. Konuşacağını, anlatacağını hiç zannetmiyorum. Elindeki telefona bakıyor sık sık… Her bakışında gözleri biraz daha bulutlanıyor, yüzü karışıyor, dudakları büzülüyor… İç çekiyor…
Ali Ekber Bey gergin, öfkeli, her an taşmaya hazır. Konuşmak, anlatmak istiyor. Hiç susmadan anlatmak. Başı, sonu yok anlattıklarının. Neredeyse üç cümlesinin sonunda “Ama bu böyle kalmayacak! Hesap verecekler” geliyor…
Nereden başlayacağımı bilmeden, göz göze gelmemeye çalışarak basıyorum kayıt tuşuna…
