“Bana biraz Umut Ulaş’ı anlatır mısınız?”
Nurten Hanım derin bir iç çekiyor, kafasını iki yana sallayıp pencereden dışarı bakıyor. İnşaat ustası, mermer ustası Ali Ekber Bey, belli ki bir mermer gibi yontarak, okşayarak, cilalayarak şekillendirdiği Ulaş’ını tane tane anlatmaya başlıyor: “Orijinal bir çocuktu Umut Ulaş. Hiçbir zaman sürünün parçası olmadı. Tamamen kendine özgü bir birey olarak yaşamayı seçti. Karakteri olan, planları olan, hayata karşı bir duruşu olan bir bireydi. Çok hassastı, çok dürüsttü.” diyor. “Zaten arkadaşlarının, çalıştığı yabancı turistlerin anlatımlarından da anlıyoruz, onun ne kadar hassas ne kadar dürüst bir insan olduğunu. 29 yaşında bir gençti. Hayalleri vardı, umutları vardı. Her genç gibi, geleceğe dair planları vardı. Şimdi hepsinin hayalleri, geleceğe dair planları yıkıldı gitti. İSİAS otelde enkazın altında kaldı tüm o çocukların, gençlerin hayalleri. O Kıbrıslı çocuklar, öğrenciler… O tur rehberleri… Bitti… Bilerek, isteyerek, kasten işlenmiş bir cinayetin kurbanları oldular” diyor.
“En son ne zaman gördünüz Umut Ulaş’ı?”
İkisinin de gözleri sokağa kayıyor bir an… Nurten Hanım yutkunuyor. Ali Ekber Bey giriyor yine söze:“Depremden 2 gün önce kamerayla görüşmüştük. Bir tura gidecekti. Yüzyüze ise 27 Şubat akşamı birlikteydik. Beraber yemek yedik. Aşçılığa meraklıydı, çok güzel yemekler yapardı.” İç çekiyor Nurten Hanım… “Çok güzel… Çok güzel yemekler yapardı bize” diye fısıldıyor…
Ali Ekber Bey devam ediyor: “Aşçılık eğitimi de aldı, hobisiydi aslında ama eğitimini de belgesini de almıştı. Ekmeğini, poğaçasını kendi yapardı hep. 27’si akşamı çok güzel bir sofra hazırladı bize, tura gidecek diye. Dördümüz, ben, annesi, Umut Ulaş ve kardeşi… Küçük, mutlu bir aileydik biz.”

Susuyor Ali Ekber Bey… Dışarı bakıyor… Konuşacağına ihtimal vermiyorum ama Nurten Hanıma dönüyorum:
En sevdiği yemek neydi?
Duruyor… Yutkunuyor… Kısık bir sesle “Sevmediği bir şey yoktu ki… Bütün yemekleri çok güzel yapardı. Zevkle yerdi her şeyi, böyle “ımmmhh ımmmmhhh” yapa yapa.” diyor Nurten Hanım.
“Çok güzel bir akşamdı o son akşam.” diye araya giriyor Ali Ekber Bey.
Nurten Hanım devam ediyor: “Çok mutluydu giderken. Öyle güzel hazırlandı ki. Sanki o bizim değil de biz onun çocuklarıydık. Bize “Bana bakın, ben 2 hafta yokum, kendinize dikkat edin, eh artık yemeklerinizi kendiniz yaparsınız” dedi. Çocuklarıymışız gibi… Bize öğüt vererek gitti. Geri gelecekti çünkü. 2 hafta yokum demişti sadece. 2 hafta olmayacaktı bizimle… Geri gelecekti… “
Susuyor… Susuyoruz…
Deprem esnasında siz İstanbul’daydınız. Neler yaşandı evde?
“İstanbul’daydık. Tabii burada anlamadık ne olup bittiğini. İnternetten baktım, çok büyük bir deprem, çok büyük bir alanı etkilemiş belli ki” diyor Ali Ekber Bey… “Korktum, korkulacak bir deprem olduğu belliydi çünkü. Bu arada İskenderun’da yakınlarımız var, onlara ulaşmaya çalıştık. Yakınlarımızdan can kaybı olmadı, evler yıkıldı ama can kaybı olmadı. Ama tanıdığımız, sevdiğimiz çok insan hayatını kaybetti. Ulaş Antalya’da olacaktı. Ama yine de Ulaş nerede diye seslendim eşime. Ulaş’a ulaşabilmek için çok çalıştım. Aradım açmadı. Mesaj yazdım, cevap yazmadı. Bilmiyorduk nasıl bir cehennemin içinde olduğunu. Bilmiyorduk…”
Ne zaman, nasıl öğrendiniz?
O geceye döndüklerini hissediyorum… Ali Ekber Bey’in sesi titriyor: “Biz Antalya’da biliyorduk Ulaş’ı, tur vardı. Meğerse o akşam tur rehberleri toplantısı için Adıyaman’a geçmiş. Bilmiyorduk. Telefonlarımıza cevap vermemezlik, mesajlarımıza cevap vermemezlik yapmazdı hiç. Her şartta haberleşirdik. O yüzden telaşlanmaya başladık. Araştırmaya başladık. Annesi sağı solu aramaya başladı. Derken Adıyaman’a geçtiğini öğrendik. İşte o an dizimin bağı çözüldü. Hemen Adıyaman’a gitmeye çalıştık. Uçak yok. Bilet yok. Bir şekilde Mersin’e gittik. Mersin’den Adıyaman’a geçebiliriz diye ama bir karar çıkmış, Adıyaman’a giriş çıkışlar yasak. Ya da öyle bir şey, sonuçta Adıyaman’a gidilemiyor. Yollar kapalı. İskenderun’a geçtik. Derken yol açıldı dendi, attık kendimizi yola. Gece saat 00.00 civarı Adıyaman’a ulaşabildik.”

Depremin ikinci gecesi?
“Evet ikinci gecesi. Ben binayı gördüğüm an çöktüm. 35 yılım inşaatta geçti benim, inşaat ustasıyım, mermer ustasıyım. Binaların anatomisini bilirim. İşin mutfağındayım çünkü. Binayı gördüğüm an, o enkazı gördüğüm an dedim ki işimiz mucizeye kaldı! Tamam, babasın, umudunu korursun ama… Dünyam yıkıldı o enkazı gördüğümde. Belki bir kenara köşeye sığınmıştır diyorum içimden ama… İşte enkaz, işimizin mucizeye kaldığını anlatıyordu zaten.”
Siz ancak ikinci gece ulaşabildiniz Adıyaman’a. Gittiğinizde arama kurtarma ekipleri, iş makineleri çalışmaya başlamıştı herhalde?
“Yeni başlamış. İki tane kepçe vardı ama iş makineleri eksikti. İnsan kaynağı eksikti. Küçük bir ekip… Enkazın bir o yanına bir bu yanına geçiyor. Öyle büyük bir enkaz ki… Tuz buz olmuş bir bina. Müdahale etmek istiyorum ben de ama ekipman yok. Koca kepçenin yapabildiğini yapamazsın ki… İçimde fırtınalar kopuyor, ortalığı yakmak yıkmak istiyorum ama biliyorum ki o an bunun kimseye bir faydası yok. Aksine oradaki sorunları daha da büyüteceğim. O yüzden yumruğumu ağzıma sokup, bütün öfkemi acımı içime gömdüm.”
Arama kurtarma çalışmasını AFAD mı yapıyordu?
“Hayır. Orada AFAD’ı gördüm dersem yalan olur. Birileri çalışıyordu ama AFAD değildi.”
Kıbrıslı öğrencilerin aileleriyle de konuşuyorum, onlar da AFAD’ı görmediklerini söylediler. Kıbrıs’tan pazartesi gecesi gelen arama kurtarma ekibi çalışıyormuş orada. Siz de Adıyaman’a ulaştığınız 2. Gecede AFAD’ın arama kurtarma ekibinin orada olmadığını teyid ediyor musunuz?
“Gittiğimde orada çalışan arama kurtarma ekibinin kim olduğunu bilmiyorum. Ama AFAD olsaydı belirgin olurdu. Birileri çalışıyordu, AFAD olmadıklarından eminim ama kim olduklarını gerçekten bilmiyorum. Zaten işin trajedisi burada. Hiçbir şekilde bir organizasyon, bir koordinasyon yoktu Adıyaman’da.”
Akıl alır gibi değil. Salı gününden itibaren aileler ulaşmaya başladı oraya. Sizi karşılayan, ne bileyim sakinleştirmeye çalışan, bilgilendirmeye çalışan, ne bileyim bir bardak su veren olmadı mı?
“Su geldi, geldi. Bir de sandviç gofret gibi bir şeyler tutuşturulduğunu hatırlıyorum elimize ama Sinan Bey, kimin gözü görür o anda yemeyi içmeyi. Aç kalsak ne olacak, evladım enkazın altında. Tek düşündüğümüz şey evladımızı kucaklamak. Yiyecek içecek değil ama ekipman gelmeliydi. Kurtaracak insan, iş makinesi gelmeliydi. Bu ülkenin bu imkanı olmalıydı. Planlanabilirdi, programlanabilirdi her şey. Ama iktidarın kaygıları başka şeyler oldu hep. O yüzden bizim çocuklarımız öldü. O yüzden bizim çocuklarımız ölüme terk edildi. O yüzden öldü bizim çocuklarımız.”
Ulaş’ın bedenine ne zaman ulaşabildiniz?
“Öbür gün, yaklaşık 24 saat sonra… Çıkardılar oğlumu. Sapasağlamdı bedeni. Havasızlıktan ölmüş çocuğum. O beton tuz buz. Öyle tuz buz olmuş ki hava alacak bir parça alan kalmamış çocuğuma. Sapasağlamdı bedeni… Söylenecek çok söz var… Çok söz var… Hiçbir söz anlatamaz ama… Bilerek, isteyerek, tasarlayarak işlendi bu cinayet. Kesinlikle söylüyorum bakın. yüzde yüz söylüyorum! Dünyanın hangi bilimsel verilerini getirirseniz getirin, nereden bakarsanız bakın bu sonuca ulaşmamak için kör olmak lazım. Ya da vicdansız olmanız gerekir. Gerçekten öyle. Bütün bu yaşadıklarımız bize bu sonucu gösterdi. Öfkeliyim. İçimdeki öfke çok büyük Sinan Bey. Bu öfke hiç bitmeyecek, hiç dinmeyecek. Hayatımın sonuna kadar bitmeyecek. Bitirmeyeceğim. İki elim yakalarında olacak. En aşağıdan en yukarıya kadar… Ben ölene kadar… İki elim yakalarında olacak. Hayatımın merkezinde başka bir şey yok. Oğlumun ve onun nezdinde bütün hayatını kaybedenlerin hesabını sormak için ömrümün sonuna kadar mücadele edeceğim. Bırakmayacağım peşlerini Sinan Bey!”
Yavrunuzu aldınız… Sonra?
“Onu görünce… Bütün metanetimi kaybettim. Bütün o sessizliğim çığlıklara dönüştü. Suçluların hepsine lanet okudum. İnsanlara sessiz kalmamalarını haykırdım. Kadermiş! Kader değil bu! Bu kader değil! Hepsi bilerek, isteyerek, tasarlanmış cinayetler! İnsanları öldürdüler! Bağırdım, çığlık attım… Ondan sonrası tam bir keşmekeş. Cenazemizi taşıyacak bir ambulans yoktu. Biz kendimizden geçmiştik zaten. Kardeşim ilgilendi. Yoldan birilerini çevirip Ulaş’ı Adıyaman Devlet Hastanesine götürdük.”
Kendi çabalarınızla mı?
“Kendi çabalarımızla. Kardeşim götürdü. Hastanede morga yönlendirmişler. Morgda bir sürü cenaze yerlerde yığılmış. “Şuraya bırak” demişler. Kontrolden çıkmış orada her şey. İnsani anlamda bir organizasyon, bir hazırlık bile yok. Sonra bekledik biraz. Biz aslen Muş Varto’luyuz, doğumumuz oradan. Oradan, cemevinden birileriyle irtibat kuruldu, oradan bir cenaze aracı geldi. Biz de çocuğumuzu alıp İskenderun’a götürdük. İskenderun’da defnettik. O kadar… İskenderun zaten malum. İşte Adıyaman’dan nasıl getirdiysek çocuğu, olduğu gibi koyduk mezara, üzerine de kepçeyle toprağı attılar gittiler… Hepsi bu kadar… Yani… Ya vahşet bu! Kabul edilemez şeyler bunlar. Buradan birilerinin sürekli bahaneler üreterek, işte şöyle büyük felaketti falan filan diyerek işin içinden çıkma niyetlerini anlıyorum. Haklılar. Çünkü nereden bakarsan bak, ülkenin sorumlusu iseniz bütün bunların hesabını vermelisiniz. Biliyorsunuz aslında hesap vermek zorunda olduğunuzu. Ama işte bu tür felaket bahanesine sığınarak insanları pasifize edip sessizleştirelim, bir takım dini söylemler kullanalım, biraz milliyetçilik yapalım şeklinde davranmalarını anlıyorum. Neyin ne olduğunu biliyorum, biliyoruz. Hesaplaşacağız bunlarla. Bu vahşetin hesabını sonuna kadar sormak için ne gerekiyorsa yapacağız.”
