Sinan: 702 günden bu yana üniversite olarak, 475 günden beri de hocaların “Kabul Etmiyoruz! Vazgeçmiyoruz” sloganıyla Rektörlüğe arkalarını dönerek yaptıkları bir eylemle gündemdesiniz. 702 günlük bir direnişin son 475 gününde yağmur, güneş, kar demeden, üstelik hayli yaşlı hocaların katılımıyla bir eylem sürdürebilmek hiç kolay değil. Hele bizimki gibi kolayca heyecanlanan ama çabucak gündemi değişen ve unutan bir toplumda bu denli uzun ve istikrarlı bir direnişe pek az rastlanıyor. Yağmur, güneş, kar demeden 475 gün çok sayıda hocayı Rektörlük önünde toplamayı nasıl başardınız?
Zeynep Kadirbeyoğlu: Çok teşekkürler. Sanırım çıkış noktasından başlamak lazım. Ocak 2021’de Üniversitemizde yaşananlar kabul edemeyeceğimiz bir süreçti. Gerçekten büyük bir çoğunluğu karşı çıktı yaşananlara. 2021’in yaz aylarında yaptığımız güven oylamasında üniversitenin %95’inin yapılanlara karşı çıktığı görüldü. “Siz çok kendi içinize kapalısınız”, “Kendi kalenizde yaşıyorsunuz”, “Kimseyi almıyorsunuz içinize” argümanları çöktü. Çünkü yaşananlar öyle bir durum değil. Biz bütün bunların olmasını istemedik ki? Bakın sizin de söz ettiğiniz Rektörlüğe sırt dönerek durma eylemi, “koordine edilmiş” bir eylem değil. İçinden gelen, orada olabilecek herkes oraya geliyor. Mesela cuma günleri genelde daha kalabalık oluyoruz. Bazı günler çok daha az kişi katılabiliyor. Bizler üniversitenin kaliteli ve gerçekten öğrencilerine özveriyle bilgi aktaran, araştırmalarını yapan bir yer olarak devam edebilmesi için birlikte hareket etmeye çalışıyoruz. Bunu da sanıyorum büyük ölçüde başardık. Boğaziçi Üniversitesi Senatosunun 2012’de kabul ettiği temel akademik ilkeler var. Bir kamu üniversitesinin yapısı ve işleyişini tanımlıyor bu ilkeler. Akademik yeterliliğe sahip bireylerin erişimine açık olmak, özgürlükçü, bilimsel olarak özgür ve bağımsız olmak, akademik, idari ve mali alanda özerk, katılımcı ve hesap verebilir olmak… Bizler bu ana başlıklar altında Boğaziçi Üniversitesi’nin temel ilkelerini sıralamış ve kabul etmiştik. 2012 yılındaki Senato kararları belki de dışarıdan gelebilecek müdahalelere karşı bir ön hazırlıktı. Üniversitemizin temel prensiplerini ortaya koymuş ve üniversitemizde ancak bu prensipleri içselleştirmiş, benimsemiş, bu ilkeler çerçevesinde çalışmak isteyen kişilerle birlikte olacağını ilan etmiştik. Dolayısıyla bugün bu karşı duruşu, bu mücadeleyi sergilememiz aslında hiç de şaşırtıcı olmamalı.

Sinan: Can Hocam sizinle ilk olarak direnişin henüz başlarında, 6 Nisan, 2021’de bir röportaj yapmıştım. O röportajın üzerinden tam 20 ay geçti. Her gün takip ediyorum direnişi. Hatta şöyle söyleyeyim, biliyorsunuz ben Kıbrıs’tayım, biri “İstanbul’da hava nasıl?” diye sorduğunda “Dur, Boğaziçi hocalarının paylaşımına bakıp söyleyeyim hava nasılmış” diyorum. Çok zor koşullarda inatla gerçekleştiriyorsunuz bu direnişi. Süreci bir de sizden dinlemek istiyorum.
Can Candan: Evet, bir kez daha davet ettiğiniz, sesimize ses kattığınız için teşekkür ediyorum. Aynen dediğiniz gibi, hava durumu yayını yapıyoruz? 24. Aya girdik. 702 gündür direniyoruz. Türkiye için, üniversite için direniyoruz. Buradaki “Türkiye” vurgusunu önemsiyorum. Çünkü akademisyenler olarak bizim sorumluluğumuz sadece kendi çalıştığımız üniversiteye, kendi öğrencilerimize karşı değil. Tüm Türkiye’ye karşı bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu anda bizim başımıza gelenler aslında geriye baktığımızda 1980 darbesinden sonra YÖK’ün kurulmasının sonuçlarıdır. Bunca yıl sonra bir darbe kurumunun hala devam ediyor olmasının, rektör konumundaki kişilere aşırı yetkiler vermesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Bütün bunlara bir de günümüz siyasi iktidarının, yaşadığımız dönemin hukuksuzlukları eklenmiş durumda. Hukuk devletinin, hukuk sisteminin düzgün çalışmamasının sonuçlarıdır yaşadıklarımız. Bu hukuksuzluk sayesinde bir kamu üniversitesinin ele geçirilme projesiyle karşı karşıyayız. Neredeyse 2 yıl doluyor ve biz bu 2 yıldır Türkiye için de mücadele veriyoruz. Bir Anayasal mücadele veriyoruz üstelik. Çünkü mevcut Anayasa “Üniversiteler özerk kurumlardır” diyor. Üniversiteler özerk mi? Hayır, müdahale edildi çünkü. Müdahale ediliyor. Özellikle 2016’dan bu yana yaşanan müdahalelerin devamı olarak okumak mümkün bugün yaşadıklarımızı. 2021’in başında Melih Bulu isimli birisinin Cumhurbaşkanı tarafından Üniversitemize rektör olarak atanması, bu süreci başka bir boyuta taşıdı. Bu açık müdahale elbette az önce Zeynep Hoca’nın da vurguladığı gibi bizlerin kabul edebileceği bir durum değildi. Bu anlamıyla biz kendi anayasamızı da Türkiye Anayasasını da savunuyoruz diyebiliriz. Boğaziçi Üniversitesi dahil, Türkiye’deki bütün üniversitelerin TC Anayasasında yazıldığı gibi gerçekten özerk kurumlar olmasının mücadelesini veriyoruz. Ne demek özerk olması? En basit anlatımla şunu söyleyebilirim: Siyasi iktidarlar geçici, üniversiteler süreklidir. Bir kamu üniversitesinin müdahalelere açık olması demek, eğitim kalitesinin, kamuya verdiği eğitim hizmetinin aksaması demektir. Bunun yanına özgürlük kavramını ekliyoruz, “Akademik özgürlük” diyoruz. Neden? Çünkü üniversitelerde yapılan çalışmaların tamamen özgür biçimde, siyasi iktidarların baskısı, kontrolü, sansürü olmaksızın sürdürülebilmesi gerekiyor. Ama bakın YÖK, kurulduğundan bu yana üniversitelerde akademik özgürlüğün kullanılmasının önünde engel oluşturuyor. Son dönemde durum daha da vahim hale geldi. Özellikle de 2016’dan itibaren üniversitelerde KHK’lar aracılığıyla büyük bir tasfiye yaşandı. Muhalif kabul edilen akademisyenler üniversitelerden uzaklaştırıldı. Rektörler, YÖK’ü ve ülkede zaten derinleşen hukuksuzluk iklimini de arkalarına alarak üniversitelerde tasfiyelere yöneldiler.

Sinan: Halk arasında bir deyiş vardır. Krala yaslanma düşersin diye… Can Hocam 20 ay önce sizinle konuştuğumuzda Melih Bey vardı Boğaziçi Üniversitesi’nin başında. Çok da iddialı cümleler kuruyordu üstelik. Hocaların direnişi için “Bir süre toplanır toplanır sonra dağılırlar” demişti. “Boğaziçi Üniversitesi’ni ilk kez dünya üniversiteleri arasında adı anılacak bilimsel çalışmalara kavuşturacağım” diyordu. Sonra birden kayboluverdi Melih Bey. Haber alabiliyor musunuz kendisinden?
Can Candan: Kendisini zaten 2 Ocak’tan önce duymamıştık. Sonra kendisine de sürpriz olacak biçimde 15 Temmuz 2021’de görevden alındı. Bir daha da kendisinden haber alamadık. Çok da merak etmiyoruz kendisini ve şu anda ne yapmakta olduğunu…
Sinan: Ben merak ediyorum doğrusu! Çok trajik bir hikâye çünkü bu. Çok güçlü bir akademik kuruluşun başına atanıyorsunuz. Çok büyük, çok iddialı cümleler kuruyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, atandığınız gibi görevden alınıvermişsiniz! Bu bir akademisyen için, bir profesyonel için, bir insan için çok trajik bir durum. Bakın 20 ay önce sizinle konuşurken Melih Bey vardı, şimdi yok. Siz hala buradasınız! Sizce de bu ileride gençlere vaka olarak anlatılacak, trajik bir durum değil mi?
Can Candan: Elbette çok trajik! Bence hiçbir akademisyenin mesleki yaşam hikâyesinde olmaması, yaşanmaması gereken bir durum. Bir insanın akademisyen olarak meslektaşları tarafından kabul görmemesi, buna rağmen o koltuğu işgal etmekte ısrar etmesi ahlaki açıdan da sorunlu bir durum diye düşünüyorum. Ben bunu anlamakta çok zorlanıyorum. Bu insanlar nasıl oluyor da istenmedikleri, meslektaşları tarafından saygı görmedikleri, kabul edilmedikleri bir makamı işgal edebiliyorlar? Bunu anlamakta zorlanıyorum ve evet trajik buluyorum. Bir akademisyen nasıl olur da böyle bir projenin parçası olur ve kendi akademik kariyerini çöpe atabilir? Bunu anlamak mümkün değil.
Sinan: Son dönemde yaygın bir söylem var “Affımı talep ettim” diye… Çok yazık, beyefendi “Affımı talep ediyorum” cümlesini bile kuramadan gitti, buharlaştı…
Can Candan: Evet öyle oldu. Ahlaken doğru yerde durmak, insanın vicdanının rahat olması çok önemli bir şey. 702 gündür bu direnişin devam etmesinin nedenlerinden biri de bu zaten. Biz haklı olduğumuzu biliyoruz. Vicdanen ve ahlaken doğru yerde durduğumuzu biliyoruz. Bu bilgi bize muazzam bir güç veriyor. Geceleri çok rahat uyuyoruz.
Zeynep Kadirbeyoğlu: Bakın, Boğaziçi çok özel bir yerdir diye söylemiyorum ama benim akademik kariyerim burada başladı ve burada devam ediyor. Parçası olduğum kurumun nasıl bir yer olduğundan bahsetmek istiyorum biraz. Eskiden, 2 yıl öncesine kadar Boğaziçi Üniversitesi nasıl bir yerdi? İlk söyleyebileceğim konu şu ki, Boğaziçi insanların titrlerinin, unvanlarının hiçbir zaman öne çıkmadığı bir kurumdu. İnsanların “ben doçentim, ben profesörüm” diye övündüğü, kapılarına bu unvanları astığı bir yer olmadı hiç Boğaziçi! Bilakis, hepimiz eşit olduğumuzu hissettik her zaman. Bir profesör ile bir yardımcı doçent, şimdilerde doktor öğretim üyesi deniyor, aynı hakla, karar alma süreçlerine katılma hakkına sahipti. Yasal olarak böyle olmasa da sahiptik bu haklara. Biliyorsunuz, YÖK rektörlere, dekanlara büyük güç veren bir yasal zemin oluşturuyor. Ama bu Boğaziçi Üniversitesi’nde hiçbir zaman böyle işlemedi. Her zaman yatay bir organizasyona sahip oldu Boğaziçi. O yüzden de işte bölüm başkanlığıdır, dekanlıktır, hatta rektörlüktür bu tür pozisyonlar Boğaziçi’nde “rica minnet” kabul edilen görevler olarak görüldü akademisyenler tarafından. Kimse bu işlere angaje olmak istemedi hiçbir zaman. Çünkü hepimizin tek isteği kendi araştırmalarımıza odaklanmak, öğrencilerimizle derslerimizi huzurlu biçimde devam ettirebilmek, doktora tezlerimizi yazabilmekti. Bakın dekanların makam aracı hakkı vardır mesela. Boğaziçi’nde hiçbir zaman, hiçbir dekan tarafından kullanılmadı bu hak. Yakın zamana kadar elbette… Bizler bu tür kaynakların kütüphaneye kitap alınması için kullanılmasından taraf olduk mesela… Öyle kullanıldı hep. Çünkü üniversite dediğimiz yer böyle bir yer olmalı. İnsanlar belirli bir makama, koltuğa oturmak, o makamın sözde nimetlerinden yararlanmak için oraya gelmemeliler. Bizim aklımız hiçbir zaman böyle çalışmadı, çalışmaz, çalışamaz! Evet Bölüm Başkanlığı, Dekanlık gibi görevler, dönüşümlü olarak, hepimizin taşın altına elimizi koymamız suretiyle, “mecburen” yürüttüğümüz görevlerdi. Hiç kimsenin yapmak istemediği görevler… Kimse gidip “Aaa hayırlı olsun, Dekan olmuşsunuz!” demez, çoğu zaman işler doğru düzgün yürüdüğü sürece dekanın kim olduğunu bile bilmezdi insanlar. Ama bunların hepsi değişti. Özellikle bu yılın başında dekanlarımızı usulsüzce, uydurma gerekçelerle görevden aldılar, yerlerine de Boğaziçi dışından, tamamen kendi amaçlarına hizmet etmek üzere birilerini getirdiler. Bu şekilde Senatoyu, ÜYK’yı ele geçirmeyi hedeflediler. Görevlendirilen dekanlar, daha önce Boğaziçili dekanların hiçbir zaman kullanmadıkları bir takım olanaklara sahipler ve bunları kullanıyorlar şu anda.
