Sinan: Evet bir de işin öğrenciler cephesi var… Bizim zamanımızda biz öğrenciler üniversitede eylem yapardık, hocalarımız genellikle odalarından izlerlerdi olup bitenleri. Sizdeki durum ise hocalar direnişte, eylemde. Nasıl karşılıyor bu durumu öğrenciler? Derslerde filan konuşuyor musunuz bu konuları?
Can Candan: Hatırlayacaksınız, direnişin başlarında öğrenciler oldukça aktiflerdi. Okul kapılarında, okul çevresinde eylemler düzenlemişlerdi. Ama Anayasa güvencesindeki barışçıl protesto eylemleri kolluk kuvvetleri marifetiyle birçok kez müdahaleye uğradı. Öğrencilerimiz göz altına alındı. İşin içine özel güvenlik mensupları da dahil edilerek öğrencilerimiz kampüs içerisinde de fiziksel şiddete maruz bırakıldılar. Özgürlüklerinden mahrum bırakıldılar. 4 öğrencimiz farklı zamanlarda cezaevinde tutuldular. Hala yargılama süreçleri devam ediyor öğrencilerimizin. Rektörlük binası etrafında protesto eylemi yapmak, gökkuşağı bayrağı taşıyarak yürümek gibi gerçekten tuhaf gerekçelerle öğrencilerimiz soruşturmalarla uğraştırılıyor. Bütün bunlar öğrencilerimizin Anayasal ifade özgürlüklerinin, protesto haklarının açık biçimde ihlalidir ve öğrencilerimiz olumsuz etkileniyorlar bu ihlallerden. Ben bir süredir kampüse giremediğim için Zeynep Hoca anlatabilir derslerde neler konuşulduğunu.

Zeynep Kadirbeyoğlu: Belirli zamanlarda, kampüste hareketlilik arttığında mutlaka sınıflarda bu konular gündeme geliyor doğal olarak. Hocalarımız da bu konuları konuşmak konusunda elbette açık davranıyorlardır. Zaten öğrencilerimiz gün boyu yaşadıkları her türlü sorunla ilgili olarak hocalarla konuşabileceklerini bilirler. Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla öğrencilerimiz birtakım şeylerin yolunda gitmediğinin fazlasıyla farkındalar. Kendi iletişim ağlarında paylaştıklarını biliyorum sorunları. Hatta şöyle bir espriye tanık olmuştum: “Merak etmeyin arkadaşlar, Üniversitemiz bu sorunu da öğrencilerin en fazla zarar göreceği şekilde halledecektir” şeklinde espriler dolaşıyor. Espriye vuruluyor yaşadıklarımız artık… Öncesinde çok daha pürüzsüz biçimde işleyen bir mekanizma vardı Üniversitemizde. Burslar, yurtlar gibi öğrencinin günlük yaşamını doğrudan etkileyen konularda seri biçimde işleyen bir mekanizma vardı. Cinsel tacizi önleme meselesi örneğin, Koordinasyon Ofisi’nin görevi üniversitede cinsel taciz yaşayan kişilere etkin biçimde hangi kanallara başvurabileceklerini göstermenin yanı sıra caydırıcılık görevini de üstleniyordu. Bir yandan bu konularda farkındalık yaratıyor, eğitimler veriyordu oradaki koordinatör arkadaşımız. Kulüp etkinliklerine katılıyordu. Çünkü bunlar üniversitenin her seviyesinde karşılaşılabilen şeyler. Öğrenciler arasında, personel arasında, öğrenci- personel arasında karşılaşılabilen şeyler. Bunları önlemenin en önemli yolu da bu konularda insanların bilgilenmeleri, hangi mekanizmalara başvurabileceklerini öğrenmeleri. Aksi takdirde insanlar bu tür durumlarla karşılaştıklarında kendi çözümlerini bulmak zorunda kalıyorlar ki bu da çok zorlayıcı olabiliyor insanlar için. Ciddi psikolojik sorunlara yol açabiliyor. Şimdi bu mekanizmaları ortadan kaldırırsanız öğrenciler gerçekten olumsuz biçimde etkileniyorlar. Benim görebildiğim kadarıyla, öğrencilerde gördüğüm, Türkiye’de hiçbir şeyin değişmeyeceğine, her şeyin daha kötüye gideceğine dair bir inanç kökleşiyor. Hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair inanç, hiçbir şey yapmamaya yöneltiyor gençleri. Elbette daha aktif, daha bilinçli, birtakım süreçlere dahil olmaya çalışanlar da var tabii ama öğrencilerin genel durumu bu. Ben kapağı yurt dışına atayım, bu ülkede zaten hiçbir şey değişmeyecek, hiçbir zaman özgür olamayacağım, hiçbir zaman kimse bana, sözüme değer vermeyecek, Silivri soğuk… Dolayısıyla ben bir şeyler söyleyip, bir şeyler yapıp başımı gereksiz yere belaya sokacağıma paşa paşa buradan gideyim… Böyle bir tutum var gençlerde. Bunları gördüğünüzde çok yazık diyorsunuz tabii… Türkiye’nin en parlak öğrencileri bunlar ve bunların tek amacı yurtdışına gitmek haline gelmişse ortada gerçekten büyük bir sorun var demektir. Çünkü bizim neslimizde durum tam tersiydi. Bizler yurtdışına gidelim, doktoramızı yapıp Türkiye’ye dönelim düşüncesindeydik hep. Buradaki akademik ortam da iyiydi gerçekten. Ben döndüğüm zamanı hatırlıyorum, Boğaziçi’nde her şey çok iyiydi, yapacak çok fazla şey vardı. Şimdi öğrencilerin bu ruh hallerini, bu umutsuzluklarını görmek gerçekten çok üzücü.
Sinan: Sizi dinlerken ürperdim açıkçası. “Böyle gelmiş böyle gider, hiçbir şey değişmez” söylemi aslında yaşlı kuşağın, bizlerin söylemesi, dillendirmesi daha anlaşılır bir söylem. Ama gencecik insanların, bizim umudumuz, geleceğimiz olan genç insanların böyle bir söylemi bırakın ifade etmeyi, kafalarından geçiriyor olmaları bile dehşet verici, korkunç bir durum. Toplumun genelinde umutsuzluğun derinleştiğini biliyoruz. Sosyal medyada sürekli bir homurdanma halimiz var, toplumda genel olarak bir sessizlik, karartma, görmezden gelme hali var. Ya da Zeynep Hoca’nın anlattıkları üzerinden bakarsak gençlerde bile bir kanıksama, kabullenme hali var. Çok can sıkıcı bu durum. Az önce motivasyonunuzu sorarken, “hiç mi umutsuzluğa kapılmıyorsunuz?” sorusuna da gelecektim ki şimdi yeri geldi. Kamuoyunun, medyanın, sosyal medyanın Boğaziçi direnişine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü başka bir ülkede olsa herhalde bu kadar uzun süreli ve bunca önemli ismin birlikte hareket ettiği bir eylem yeri göğü inletirdi. Ama bizde karşılık bulmuyor bu kadar önemli bir direniş. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?
Can Candan: Siz de gayet iyi biliyorsunuz, Türkiye’de gündem çok yoğun. Biz 2 yıldır bu çok yoğun gündeme rağmen öyle ya da böyle sesimizi duyurmayı becerdik. Bunun için çok çaba sarf ediyoruz. Bizim direnişimizin görsellerinin, seslerinin, kayıtlarının dolaşımda olmasını çok önemsiyoruz. Dolayısıyla her gün o nöbetten fotoğrafları kamuoyuyla, sizlerle paylaşabilmek bizim için çok önemli bir çalışma. Tabii işin bir ayağı da sağ olun, sizler gibi insanların ilgi göstermesi ve bizlere ekranlarını açması, mikrofonlarını uzatması çok önemli. Sesimizi mümkün olduğunca hem görsel hem işitsel hem yazılı basında da duyurmaya çalışıyoruz. Tabii başka bir ülkede dediğiniz çok daha fazla gündemde olurduk belki ama Türkiye’de o kadar hayati mesele var ki… Bunun hayati bir mesele olmadığını söylemiyorum elbette ama öğrencilere uygulanan şiddetten başka bir şey yaşamadık şimdiye kadar. Büyük çaplı bir fiziksel şiddetle karşılaşmadık. Türkiye’deki kadın cinayetlerini düşünün mesela. Her gün en az 1 kadının öldürüldüğü haberlerini görüyoruz. İşçi cinayetlerini düşünün, her gün birden fazla emekçinin hayatını kaybettiği haberleri görüyoruz. En temel hukuki, anayasal haklarımızın, ifade özgürlüğümüzün çiğnendiği bir ülkede yaşıyoruz…
Sinan: Çok özür dilerim, sözünüzü kesiyorum ama burada bir kıyaslamayı da içime sindiremiyorum. Sizin söylediklerinizi gayet iyi anlıyorum, doğru, ülkede kadınlar öldürülüyor çünkü üniversitelerimiz çökertildi bizim. Evet iş cinayetleri yaşanıyor, çünkü bizim üniversitelerimiz çökertildi. Yaşadığımız her türlü melanetin sorumlusu, 1980’den bu yana bizim bilim üreten, akıl fikir üreten birimlerimizin çökertilmesidir. Sizi çok iyi anlıyorum ama izleyicinin, okuyucunun kafasında da netleşmesi açısından altını çizmekte yarar görüyorum. “Öncelik” diye bir şey olmamalı.” Efendim kadınlar öldürülürken, işçiler öldürülürken Boğaziçi hocalarının eylemi konuşulur mu?” denemez, denmemeli. Konuşulmadığı kadınlar ölmeye devam ediyor zaten…
Can Candan: Elbette, bizim açımızdan da böyle. Öncelikler sıralaması elbette olamaz. Anlatmaya çalıştığım şey basının, kamuoyunun ilgisinin neden gerektiği kadar yüksek olmadığı… Yani açıklaması bu olabilir belki diye söylüyorum. Bizim direnişimizin sürekli olmasının bir nedeni de gerçekten çok olmamız. Az önce Zeynep Hoca’nın da söylediği gibi, üniversitenin %95’i Temmuz 2021’de şu an atanmış rektör olan kişiyi kabul etmediğini beyan etti. Aradan aylar geçmesine rağmen nöbet eylemlerine hala çok sayıda akademisyenin katılması… Üniversiteye yeni gelmiş olanından 50 senedir üniversitede olanına kadar geniş bir katılımın gerçekleşmesi… Akademisyenlerin birlikte durabilmesi… Bütün bunlar eylemin sürekliliğini sağlarken kamuoyunda da bir karşılığı oluyor bunun. Sosyal medyada paylaştığımızda bir karşılığı oluyor. Düşünsenize Nermin Abadan Unat, 100 küsur yaşında bir hocamız gelip nöbete destek verdi. Çoktan emekli olmuş bir çok hocamız, çeşitli sağlık sorunları yaşayan hocalarımız nöbete katılıyor. Ben de buradayım, kabul etmiyorum, vazgeçmiyorum diyorlar hep birlikte. 100 küsur yaşındaki hocanın vazgeçmiyorum dediği yerde siz de vazgeçmiyorsunuz, kabul etmiyorsunuz elbette. Tabii gönül ister ki sizin de dediğiniz gibi daha fazla ilgi gösterilsin. Ama evet üniversitelerin özgür olamaması, özerk olamaması, demokratik bir işleyişe sahip olamaması, tüm bu baskılar nedeniyle Türkiye’deki üniversitelerin en azından Boğaziçi kalitesinde olamaması tüm bu sorunlarla doğrudan ilişkili. Söylediklerinize elbette katılıyorum.
Sinan: 6 Nisan’daki röportajımızda sizin “niçin özerk üniversite olmalı, niçin demokratik üniversite olmalı” soruma verdiğiniz yanıtlar ders niteliğindeydi benim açımdan. Zeynep Hoca siz bu sessizliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zeynep Kadirbeyoğlu: Türkiye’ye çok farklı ölçütlerle bakabiliriz. Bunun için bir takım endeksler var biliyorsunuz. Örneğin basın özgürlüğü! Son 10 yılda Türkiye’nin basın özgürlüğü açısından çok ciddi bir gerileme içerisinde olduğunu çok net görebiliyorsunuz. Türkiye’de gazetecilik mesleğini evrensel prensipler çerçevesinde icra etmek giderek zorlaştı. Bir takım bağımsız kanalların, youtube üzerinden yayın yapan platformların olduğunu görüyoruz. Temelde ana akım medya dediğimiz grup belirli sınırların dışına çıkamıyor. Çıkmaya kalkıştığında hemen yukarılardan bir yerlerden telefonla arandığını, şunu şöyle söyleyemezsiniz şeklinde uyarıldığını biliyoruz. Bu bağlamda Boğaziçi direnişinden söz ettiğinizde bunun sonuçlarına da katlanmanız gerekir algısı var. Ne yazık ki bu bir gerçek. İfade özgürlüğü son derece kısıtlanmış durumda. Düşünsenize Boğaziçi akademisyenlerini ve öğrencilerini terörist olarak gören bir Emniyet sistemimiz var. Geçen sene maratona Boğaziçi tişörtümle katılmak üzere güvenlikten geçerken önümü açıp Boğaziçi tişörtümü görünce “bunu alıyor muyuz?” diye bocalayan, amirine sorma gereği duyan, sorduğunda da “almayın” denilen bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Almadılar beni! Sadece arkasında “Özgür Üniversite İçin Koşuyoruz”, ön tarafında da “Boğaziçi Koşuyor” yazılı bir tişörtten rahatsız oldular. Şimdi biz ne yapacağız? Bu ülkede sadece hakkını arayan, kendi düşündüğü, kendi inandığı şeyleri ifade eden insanlara karşı çok ciddi bir baskı politikası var. Bu sessizliğin sebebi biraz da bu. Herkes biraz sesini yükselttiği zaman neler olabileceğini görüyor. Bakın bundan birkaç sene önce bir lisede çevre ve ekolojik krizle ilgili bir etkinliğe katıldığımda öğrencilerin, dikkat edin lise öğrencilerinin “Silivri soğuk” şeklinde espri yaptıklarına tanık oldum. Bu artık çok yaygın bir düşünce. Öte yandan bizler demokratikleşme süreçlerini harekete geçirmedikçe, ifade özgürlüğü yavaş yavaş yeniden kazanılmadığı sürece bu sessizlik normalleşiyor. Evet herkes durumdan şikayetçi ama sesimizi yükselttiğimizde, şikayeti eyleme dönüştürdüğümüzde neler olabileceğine dair çok ciddi endişeleri var insanların.
