Yeni Başlayanlar İçin: Ulvi Yaman 101

Sinan Dirlik: Biraz fazla “Moda romantizmi” olmuş ama yaşlılığına verelim artık ne yapalım. Ramazan iyiydi de çayı boktandı kabul et:) Neyse… 30 yıldır tanıyorum seni. Experiment’ten Şeker Sigorta’ya, dDF’ten X event’e,Fark Yeri’nden DPİD’e Türkiye’nin event ve reklam tarihi ansiklopedisi gibisin. Eskiden mesleğin duayenlerinin ağzının içine bakardık, hem mesleki serüvenleri hem de birikimleri nedeniyle. Sen de mesleki deneyimlerini büyük ölçüde kişisel web sitende paylaşıyorsun ve bilen biliyor ama… Öncelikle bunca tecrübeden sonra kendini nasıl tanımlıyorsun? Reklamcı? Etkinlik yöneticisi? Ya da ne? 

Ulvi Yaman: Moda romantizmi değil de insanlara olan özlem diyelim. Emekli olarak tanımlıyorum 🙂 Şaka bir yana, ölene kadar emekli olmayacağım herhalde, yani bir iki sene daha çalışırım diye düşünüyorum. İletişim sektörünün kurumsal müşteri tarafında da ajans tarafında da, etkinlik tarafında da bulundum, uzun yıllar başta Bilgi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders de verdim. Farklı disiplinlerde çalışıp, deneyim kazanıp, farklı disiplinlerle çalışmaya başlayınca aslında iletişimin disiplinler arası bir yöntem, bir sentez olması gerektiğini görüyorsun. Bu nedenle kendi iş alanımda ben her brief’i tüm bu ayrımlardan bağımsız bir proje olarak görüyorum. Her brief bir problem, buna yönelik olarak oluşturulan her strateji ve buna bağlı olarak kreatif çalışmalar da bir çözüm aslında. Bu bağlamda ben her konuya bir proje gibi bakmayı öğrendim zaman içerisinde. Proje derken bizde hep yanlış anlaşılıyor, proje bir fikir demek değil, fikir bu işin çıkış noktası, proje bu fikri stratejisiyle, hedef kitle beklentileri, alışkanlıkları, algısı ile kreatif çözümlemeleriyle, ölçümlemeleriyle fizibilitesini yaparak hayata geçirmek. Bunla ilgili bir yazı da yazmıştım uzun zaman önce. Bu nedenle aslında en iyi bildiğim şeyi yapıyorum proje yaratıp hayata geçiriyorum. Bunu yaparken de iletişim alanındaki bir çok farklı disiplinden yararlanıp, entegre bir çözüm oluşturuyorum. Biraz daha detaya inecek olursak iletişim disiplinlerinden reklam bölümünde de uzun yıllar profesyonel olarak çalıştım, kurucusu olduğum bir ajansımız da vardı ama etkinlik kökenli, “event” deyince daha havalı oluyor, olduğum için reklam tarafına çok ısınamadım, bana çok dar bir çerçeve olarak geldi hep, daha iki boyutlu, sınırlı bir alan etkinliğe göre. Açacak olursak eğer basılı malzemelerden bahsediyorsak gazete, dergi ilanı, billboard vb. gibi belli ölçülerle sınırlı bir alan, ya da reklam filmi, radyo spotu yine dar alanda kısa paslaşmalar. Etkinliğin o üç boyutlu, sınırsız, tüm reklam yaratıcılık alanlarını da içeren geniş oynama alanı bana hep daha iyi geldi. Hala da öyle geliyor. Üstelik etkinlikte hedef kitlenle birebir yüz yüze geliyorsun, tepkilerini ölçebiliyorsun, adrenalini daha yüksek bir alan, canlı gerçekleşiyor her şey, her an bir hata, yanlış, ters giden bir şey olabilir. Sinema ve tiyatro gibi diyelim. Reklam sinema filmi çekmek gibi, bir senaryo var, çekim yapıp, hata olursa tekrar edip, en iyi haline getirip, montajlıyorsun. Ve bunu seyircinin gözü önünde yapmıyorsun. Etkinlikte ise her şey canlı ve izleyicinin karşısında gerçekleşiyor, tiyatro gibi. Bu yüzden etkinliği hep daha çok sevdim ve hala çok seviyorum. Sokakta, sahada, konserde, festivalde olmak çok güzel. Özellikle son on, on beş yılda, çok sevdiğim, içinde bulunduğum dijital, sosyal medya gibi yeni medyanın (buna da sinir oluyorum başka bir isim bulunsa iyi olacak artık yeni değil çünkü) olanaklarının etkinliklerle harmanlanması yeni bir ufuk daha açtı. Hybrid etkinlikler, fijital oynama alanını daha da genişletti ve eğlenceli hale getirdi.

Son beş yıldır ise kendimi daha çok danışmanlık tarafına çektim. Gerek ajanslara gerekse kurumlara danışmanlık veriyorum. Karakter ve deneyimden kaynaklı sanırım, klasik bir danışmanlık yerine daha interaktif, proje geliştiren, projelerin yönetiminde de yer alan farklı bir danışmanlık aslında. Böyle anlatınca iş daha da karışık bir hal aldı sanırım, kısaca ne bok yediğimi ben de bilmiyorum 🙂 )

Sinan Dirlik:  Basın Yayın mezunu olmak “her şeyden biraz anlamak, her konuda fikir sahibi olmak” gibi fena bir yan etki oluşturdu hayatlarımızda. “Dışarıdan bakanlar için” bu “zenginlik” gibi görünse de en azından biz Basın Yayın mezunları “her şeyden birazın” aslında “hiç bir şey” olduğunun fazlasıyla farkındayız. Yüzleşme aslında “arkadan gelen nesil” ile gerçekleşiyor. Bizim kuşakla kıyaslama yaparsan, nasıl buluyorsun yeni gelen nesil profesyonelleri?

Ulvi Yaman: Bu konuda ben hep kendi jenarasyonumdan farklı düşündüm hala da öyle düşünüyorum. Senin de bildiğin gibi her kuşak kendinden gelen bir sonraki kuşağı beğenmez ve eleştirir. Twitterda gençlere yönelik ısrarla yazdığım bir şey vardı, kimileri hatırlayacaktır; “gençlere tavsiyem, tavsiyelere aldırmayın, burnunuzun dikine gidin” diye çeşitlendirdiğim. X, y, z gibi saçma harf bazlı tanımlamalardan yapmayacağım çünkü günümüzde her çıkan yeni teknoloji ile jenarasyonlar içinde de çok büyük davranış biçimleri, hayat tarzları gelişiyor. Bizim zamanımızdaki gibi bir jenarasyon geçmesi gerekmiyor artık, 2-3 yaş farklı gençlerin bile alışkanlıkları çok büyük farklılıklar gösteriyor. O yüzden biz şöyleydik siz böylesiniz gibi karşılaştırmalar artık elma ile bırak armutu ejder meyvesini karşılaştırmak gibi. Anlamsız. Yeni üreticiler ve tüketiciler artık onlar. Onların kuralları, onların yöntemleri geçerli. Bizim gibi analogdan gelip dijitale götün götün yamanmadılar, onun içine doğdular. Çok ama çok büyük fark var aramızda. Okuma biçimlerimiz farklı, biz soldan sağa okurduk onlar yukarıdan aşağıya ve atlaya atlaya, bir şeyden başka bir şeye geçerek okuyorlar. Biz uzun metinler okumaya alışıktık, onların vakitleri ve sabırları yok uzun metinler okumak için. Bugün dört yaşında olan bir çocuk ergenliğe geldiğinde bizlerin okudğu uzun rus klasiklerini nasıl okuyacak, okuyabilecek mi bilmiyorum. Bırak klasikleri bizim alışkın olduğumuz 1,5 -2 saatlik bir sinema filmini seyredebilecek sabırları olabilecek mi? Onlar değişmeyeceğine göre kitaplar kısalacak, filmler kısalacak. Cep telefonu mesajlaşmaları, bilgisayarlarda chat’ler başladığında benim jenarasyonum söyleniyordu dili bozuyorlar kısaltmalar kullanarak diye. Şimdi yeni gelenler artık kısaltma da kullanmıyorlar, emojilerle hiyeroglife döndüler. Yaratıcı sektörde çalışanlar artık 9/5 çalışmıyor, teknomad, expat’lar oldular. Yeme içme alışkanlıkları, eğlence alışkanlıkları farklı. “Multi tasking” denilen bir alışkanlıkları var, akşam bilgisayar başında bir yandan işini yaparken bir diğer ekranda kripto para piyasasında “shitcoin”lerini takip ediyor, bir yandan müzik dinliyor, bir yandan sosyal medyada post atıp, dm.den birine yürüyüp, bir yandan online oyun oynuyor. Bırak farklı jenarasyondan olmamızı artık farklı gezegenlerdeniz, farklı bir dil konuşuyoruz. Onlar bize değil, biz onlara uyum sağlamaya çalışıyoruz, onların dilini öğrenmeye çalışıyoruz. Onlar Nuh’un gemisine çoktan bindi bile biz ise buzullardan kaçarken götünü kaldıramayan dinazorlarız ve gemiyi kaçıracağız zaten. Bu yüzden “komşusu maymunken evrim geçiren bizden değildir” diyerek teknolojiyi, onları yakalamaya çalışıyoruz. Şimdi bu durumda genç profesyonelleri nasıl görüyorsan dersen çok iyi görüyorum, işlerini çok iyi yapıyorlar. İşler yürüdüğüne ve hayat devam ettiğine göre bizim yaptığımız gibi yapmalarına da gerek yokmuş.

Çoğu zaman gençlerle çalışırken, sohbet ederken anlattığım her şeyin onlara ket vurduğunu, önlerine bir engel oluşturduğunu görüyorum ve daha az konuşuyorum. Bizim deneyimimiz, tecrübemiz, iş yapma biçimimiz,  hayat görüşümüz, onları aşağıya çeken ayaklarına bağlı taşlar sadece.

Onların tarafından bakıldığında da bizim iş yapma biçimimiz, çalışma alışkanlıklarımız onlara uzaylı gibi geliyor tabi. Örneğin İstanbul’da olduğum zamanlarda vakit yetmediği için hemen hemen her akşam bir iş yemeği oluyor, twitterda rakı masasından sürekli “yine iş Allah kahretsin” diye yazdığımda gençlerden biri dayanamayıp “abi ne iş yapıyorsun bilmiyorum ama büyüyünce ben sen olmak istiyorum” yazmıştı, olamayacak, çünkü bu bizim jenerasyonun iş yapma biçimi.

Ha tabi bu yukarıda anlattıklarım tamamen kapitalist sistem içerisinde, yaratcı sektörlerdeki profesyonellerle ilgili. Ve tabi profesyonel iş yaşamı çerçevesinde. Günlük hayata geçtiğimizde ise büyük bir çoğunluğunun bizim zamanımaza oranla tam tersi kültürel, sanatsal, ideolojik, artizan zevkler vb. anlamında derinliksiz ve yetersiz buluyorum. Sosyal medyada oluşturulan anonim perosanalarla kurulun “güvenli iletişim”  biçimi gerçek hayattaki gerçek iletişimlerini oldukça zorluyor. Sosyal medya güveli bir alan, her konuda fikirleri var ama bilgileri yok. Gerçek hayatta iletişim sosyal medyadaki gibi kısa postlar, kısa cevaplar gibi olmadığı için zorluk çektiklerini gözlemliyorum. En basiti kadın erkek ilişkilerini alalım, bizim geldiğimiz analog dünyada karşı cinsten biriyle tanışmak için bu bir bar olabilir, kafe olabilir, üniversitenin kantini, bahçesi olabilir, kendi gerçek kimliğinle, fiziksel olarak yanına gidip, gözlerinin içerisine bakıp saçmalayarak bir cümle kurman gerekirdi. Muhtemeldir ki kuracağın ilk cümle saçma sapan olacağı için refüze olmayı göze alarak bir iletişeme geçerdin. Sosyal medyada bu anonim personalarla oldukça güvenli bir alan. Ama iş sosyal medyadan çıkıp gerçek hayatta buluşmaya gelince zurnanın zırt dediğe yere geliyoruz. Kral çıplak tombul götüyle ortaya çıkıyor. Peki kültürel, entelektüel, ideolojik anlamda bizim gibi olmalılar mı? Bence evet olmalılar yoksa ideokrasiye hatta idiotrasiye kadar yolu var. Ama yapacak bir şey yok, erkekler memeye değil zekaya bakarlar zaten deyip kapatalım konuyu.

Benzer İçerikler