Yeni Başlayanlar İçin: Ulvi Yaman 101

Sinan Dirlik: Duygusal bir adam olduğunu söyleyebilir misin? Romantizm anlamında sormuyorum. İnsan ilişkilerinde, hayata bakışında? Duygusal kararlar mı yoksa mantığın mı ağır basar genel olarak hem insan ilişkilerinden hem de hayatın diğer alanlarında?

Ulvi Yaman: Burası biraz karışık. Duygusal bir adamım ama gerek ağır obsesyon gerekse işim gereği çok planlı, her boku hesaplayan biri olduğum için duygusal kararlar almıyorum. Bir tek motosikletle bir yerlere gideceksem plan yapmadım. Yolda, amaçsızca, zamana mekana bağlı olmadan yolda olmayı seviyorum. O yüzden akşam evden sigara almak için çıkıp Çeşme’de kahvaltı etmişliğim çoktur. Ota boka çabuk sinirlenen bir adamım, çabuk sinirlenirim çabuk geçer ama o arada gözüm hiçbir şeyi görmez,  rasyonellikten uzaklaşırım. O bölümde dünyaları yakabilen, köprüleri atabilen bir yapım var. Sonradan pişman da olmam “erekte egolu” biri olduğum için:) Zaten hiç pişman olmam, bir şeyi yaşadığım için değil yaşamadığım için pişman olmak gibi bir huyum var. Buradan da aklıma esini düşünmeden yaşadığım anlamı çıkıyor doğal olarak. O yüzden dedim ya karışık. Yaşlandıkça biraz duygusallaştım sanırım, baba oğul temalı filmlerde falan gözlerim doluyor artık.

Sinan Dirlik: Yemeyi içmeyi seviyorsun. Seni tanımayanlar her akşam bir yerlerde sabahladığını düşünebilir ama son derece evcimensin de. Ev ne ifade ediyor senin için? 

Ulvi Yaman: Yemeyi de içmeyi de seviyor değil, çok seviyorum. Hedonizmin doruk noktası benim için. İyi bir yemeği, iyi bir içkiyi iyi bir orgazma tercih ederim çok net. Yemek yapmayı, yemek yaparken içmeyi, yemekle ilgili okumayı da çok seviyorum. Yemek tariflerinden bahsetmiyorum, yiyecek içecek tarihi, kültürü, ritüelleri vb. Hatırı sayılır bir kitap koleksiyonum da var bu alanda. Pandemiye kadar çok uzun yıllar her akşam bir yerde olduğum da doğru, geçmişte işim nedeniyle, konser, etkinlik, kurulum, seyahat, iş yemekleri vb. Pandemiye kadar olan dönemde İstanbul’a gittiğimde de her gece bir yerde yemekte oluyordum çünkü zaman yetmiyordu toplantılar, görüşmeler vb. için. Ama yüzde doksan dokuzu işle ilgilidir. Rutin, aralıklı olarak belli dostlarımla buluşmalar dışında evde olmayı tercih ederim. Onlarda da mümkünse akşam üstü rakısını tercih ediyorum. Sevgili dostum, ortağım Murat’la daha sık bir rutinimiz var, aynı ocakbaşında akşam üstleri. Ama o da yarı iş sayılır.

Tüm bunların dışında aslında bırak asosyal olmayı, non-sosyal bir adamım. Sinemaya en son 96 yılında gittim sanırım, sinemada seyredemiyorum arkamdakiler fısıldaşıyor, pörtlemiş mısır yiyor sinirim zıplıyor. Konser vb. zaten yıllarca kendim düzenledim, iş için olmadığı sürece gitmiyorum. Tatile vb. gideceksem mümkünse motosikletle ve tek başıma olmayı tercih ederim. Orta okuldan beri motosiklet kullanıyorum, çok yol yaptım, hayatımda bir kere Mehmet Ada Öztekin ve Kaan Çaydamlı ile üç motor İstanbul’dan Eskişehir’e rakı içmeye gittik, onun dışında yolda hep tek başımaydım. İnsan da çok sevmem zaten. O yüzden ev benim için çok önemli. Ev benim için kurtarılmış, otonom bölgem. Evime de çok tanımadığım, samimi olmadığım insanlar gelmez, istemem. Ama aksine sevdiğim az sayıdaki insanı da evde ağırlamaktan, yemek yapmaktan vb. büyük keyif alırım. Obsesif olduğum için eşyalarıma dokunulmasından, kurcalanmasından, yerlerinin değiştirilmesinden hoşlanmam. Temizlikçilerle büyük sıkıntı yaşıyorum. Çalışma masam dağınıktır ama o dağınıklığın kendi içinde bir düzeni vardır. Sehpada yeni alınmış ve/veya o aralar okuduğum kitaplar vardır, yerleri değiştirilir, kaldırılırsa dengem bozuluyor. O yüzden temizlikçi gelmeden önce sehpanın, çalışma masasının vb. cep telefonuyla fotoğraflarını çekiyorum, yerlerini değiştirirse aynı şeyleri aynı yere koyabileyim diye. Mutfağa başkasının girmesinden hoşlanmam, mutfak benim alanım. Kıbrıs’a taşınmadan önce büyük bir bölümünü dağıtsam da 10-15 bin civarında bir kitap koleksiyonum var (kimsenin anlayamayacağı bir düzende duruyorlar raflarda, başkası için çok karışık gelebilir ama elimle koymuş gibi bulurum aradığımı), kitaplarım, wi-fi, bilgisayarım, içkilerim, purolarım, arzu nesnesi objelerim, eşyalarım ve kahve olduğu sürece günlerce, aylarca evden çıkmasam rahatsız olmam. Pandemi ve yasaklarda evde oturmaktan en az rahatsız olan insanlardan biri olabilirim diye düşünüyorum. Evde de bir rutinim var, yine obsesyon, sabah erken kalkıp cücemle vakit geçiriyorum, kahvaltı, oyun, yuvaya hazırlık vb. O gittikten sonra, bilgisayar başına oturmadan önce terasta kahve sigara, ardından salonda herifin dağıttıklarını toparlama, mevcut, standart düzene geri dönüş. Mailler, toplantılar, iş. Akşamüzeri cüceye yemek hazırlama, terasta çiçekleri sulama ritüeli. Yuvadan gelince cücemle vakit geçirme, onu uyuttuktan sonra yani 9 buçuk- 10 gibi kendime ayırdığım vakit başlar. Proje, yazı yazılacaksa, kitap okunacaksa, filim seyredilecekse onlar için ayrılmış bir zaman dilimi. Üç buçuk, dört gibi yatış, sabah yedi buçuk kalkış. Gece insanıyım. Hayatım evde geçtiği için ev hayattır.

Sinan Dirlik: Ne dersin? Yaşlanıyor muyuz yavaş yavaş? Nasıl görüyorsun yaş almayı? Ölümü? Düşündüğün oluyor mu ara sıra?

Ulvi Yaman: Kendi adıma konuşayım, yaşlandım. Çok yavaş yavaş da olmadı diye düşünüyorum. O kadar koşturma içinde yoğun geçti ki hayat, birden fazla hayat yaşamış gibi hissediyorum. Yaşlılığı çok dert etmiyorum ama fiziksel ve mental olarak çok yorgun hissediyorum. Asıl sorun burada bana göre. Yavaşlamayı, nasıl yavaşlayacağımı da bilmiyorum. Yaşlanmakla ilgili “Yaş Elli Beş, Yolun Neresi Eder?” diye bir yazı yazmıştım zaten burada uzun uzun tekrar etmeyeyim. Yazının sonunda “herhangi bir şeye hala heyecan duyuyorsanız, heyacanınızı kaybetmediğiniz sürece hala gençsiniz; yukarıdaki emareleri boş verin, boktan olanlarıyla zaten yaşamayı öğreneceksiniz, bazılarını avantaja çevireceksiniz, kimisi çok eğlenceli gelecek eğer kendinizle dalga geçmeyi seviyorsanız…” demiştim. Buna gerçekten inanıyorum. En başta oğullarım bana büyük heyecan veriyor, beni genç tutuyor. Yaptığım işi hep çok sevdim, hiçbir zaman Pazartesi sendromu yaşamadım, hala çalışıyorum muhtemelen ölene kadar da çalışacağım. Hala bir çok şeyden keyif alıyorum, tutkulu olduğum şeyler var. Ha ne var, tahammül sınırlarım azaldı, daha çok şey batıyor, yaşlandıkça daha huysuz oluyorum ama bunlar da dert değil, genellikle karşımdakiler için daha büyük dert oluyor, onlar düşünsün deyip geçiyorum. Yeni dövme yaptırmıyorum mesela şunun şurasında kaç yıl daha yaşayacağız maliyetini kurtarmaz diye.

Özellikle ölümü düşünmüyorum ama nüfus kağıdı eskidikçe ölüm etrafında çok daha fazla dolanmaya başlıyor, sevdiklerini kaybetmeye başlıyorsun, o kendini sana düşündürtmeye başlıyor dolaylı yollardan. Sen de biliyorsun çok dostumu kaybettim. Kayıplarla birlikte anılar da silikleşmeye başlıyor.

Ateistim ama “Allah sıralı ölüm versin” lafını çok önemserim, sıralı olduktan sonra ölümle ilgili çok bir derdim yok. Çok uzun yaşamak gibi bir beklentim de yok, mümkünse çok uzun da olmasın zaten. Elden ayaktan düşmeden, kimseye muhtaç olmadan, kimseye sıkıntı, eziyet vermeden, yük olmadan olsun. Yaşadığımızı yaşadık, bundan sonrasının çoğu tekrara giriyor zaten, çok da önemli bir adam değilim, sevdiğim, beni seven sınırlı sayıda insan dışında çok da büyük bir kayıp olmayacak, uzun yaşarsam kansere çare bulacak, insanlığa büyük bir katkı yapacak bir durumum da yok. Ölüm gelene dek mümkünse kaliteli bir yaşam tarzı olsun yeterli.

Planlı programlı bir herif olduğum için özellikle çocuklarla ilgili ayarlamaları yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince, gücüm yettiğince, öldüğümde gözüm arkada kalmasın diye. Onları da halledebilirsem 1.91 boyunda, 125 kilo çeken bir adamın yattığı dört kollunun altına girecekler düşünsün taşırken.

Sinan Dirlik: İçinde uhde olarak kalan, “lan şunu da yapamadım ya!…” dediğin ne var?

Ulvi Yaman: Yok…Geçmişe doğru baktığımda; çok fazla beklentisi olan, hayat dolu bir adam olmadığım ve aklıma eseni, istediklerimi de yaptığım için çok netim bu konuda. Yok…Gençken babam bir keresinde “oğlum yaprak gibisin rüzgar ne taraftan eserse kendini bırakıp o tarafa gidiyorsun” demişti, “ben de yeter ki rüzgar olsun” demiştim. O rüzgar hep oldu. Fakat önümdeki kalan zamanda az da olsa yapmak istediklerim var –ki bunlar geçmişte yapabileceğim şeyler olmadığı için rahatlıkla ikiye ayırabiliyorum. Cücemin büyümesini, büyürken onu görmeyi, yanında olmayı istiyorum, büyük oğlumla çok daha fazla vakit geçirebilmeyi istiyorum. Üçümüz birlikte rakı içelim, büyük oğlumla yaptığım motosiklet turunu üçümüz yapalım istiyorum mesela. Sevdiğim insanlarla yapmak istediğim, yaşamak istediğim şeyler var. Bunları da yaşayabilirsem ölsem eksiksiz ölürüm.

Sinan Dirlik: Neyse, ben yatıyorum artık… Var mı bir diyeceğin?

Ulvi Yaman: Ne diyeyim başka? Kütahya, Tavşanlı yöresine ait bir türkü dinleteyim sana bari son olarak… Nida Ateş’ten gelsin: Mükellef İlan Oldu

Benzer İçerikler