Yeni Başlayanlar İçin: Ulvi Yaman 101

Sinan Dirlik: Çok sorulan bir soruyu üstümden atayım. Twitter’dan neden çıktın Ulvi? “Resmi yanıtı” merak etmiyorum ama. “Sosyal medya, persona, ego bık bık bık” antin kuntin laflar etme bana, kibirli ya da züppe değilsin fakat tanıdığım en erekte egolu adamlardan birisin zira. Göstermeyi de, konuşmayı da Allahına kadar seversin üstelik. Hadi biz bizeyiz, anlat bakiim ne oldu da kapattın hesabı? 

Ulvi Yaman: Her şeyden önce hesabı kapatıp anonim bir hesapla twitterda olmadığımı nereden biliyorsun? Yok yahu şaka yapıyorum, şimdi inananlar olur. Hiçbir zaman hiçbir sosyal medya hesabında anonim isimle olmadım, bundan sonra da olmam. Anonimliğe karşı olduğumdan değil hatta bir çok yerde bunun önemi ve gerekliliğini de anlattım, yazdım ama ben o değilim. Birkaç sebebi var tüm sosyal medya hesaplarından çıkmamın ama en başta geleni çok vaktimi almasıydı. Takıntılı bir adamım biliyorsun, biri beni menşınlayarak bir şey yazınca ya da attığım bir tweetin altına bir şey yazdıklarında, bir şey sorduklarında cevap vermeden duramıyordum, kabalık gibi geliyordu. Doğum günümü kutlayanlara bile tek tek cevap vermek zorunda hisseden bir adamım, üstelik hepsine teşekkürler yazıp da geçemiyorum, ayrı ayrı cevaplar vermek zorunda hissediyordum. Başta cücem olmak üzere, çocuklarıma, işime, kendime daha fazla vakit ayırmaktı en önemli sebep. Başka yan sebepler de var tabi; kişisel fikrim olarak çok kısır bir döngüye girdiğini düşünüyorum. Twitter kendi jargonunu oluşturdu, kendi cümle kalıplarını, espri kalıplarını, bir çok konuya aynı tip cevaplar, aynı meme’ler kullanılmaya başlandı. Bir diğer sebep, yine öznel bir yerden bakıyorum çok hızlı geçen bir “timeline”da çok farklı duygu durumlarını arka arkaya yaşamak yorucu, sağlıklı olduğunu da düşünmüyorum. Bir sığlık, yabancılaştırma ve önemsizleştirme yarattığını düşünüyorum.  Bir şeye gülüp, ardından bir şeye kızıp, bir şeye üzülüp hemen ardından yine gülmek gibi… Her konuda bir komiklik, bir espri yapıp beğeni peşinde koşmaya düştü iş, Allah’ına kadar ofansif mizah savunan, mizah konusunda sınırları olmayan beni bile rahatsız edecek bir hal aldı diye düşünüyorum. Yine bir başka sebep tabiri caizse bir vicdan sibopu işlevi görmesi, bir takım kamu vicdanını yaralayan sosyal, siyasal olaylarda bir tweet atıp, vicdanını rahatlatıp, üzerine düşen görevi yapmışsın gibi hayatına devam edebiliyorsun. Bir yanılgı yaşatıyor. Bir başka sebep Türkiye gibi bir coğrafyada konjonktüre bağlı olarak siyasal, sosyal gündemin çok yoğun ve yorucu olması ve bu gündemden uzak kalmak istemem. Sabahları haberlere hızlıca bakıp hayatıma devam ediyorum. Bu yazdıklarımdan twitter kötüdür, sosyal medya kötüdür, uzak durmak lazım falan gibi bir anlam çıkmasın. İktidarın ve kimilerinin dediği gibi sosyal medya tüm kötülüklerin anasıdır, ahlaksızlık yayar falan gibi söylemlerinin de kontrol edemedikleri bir mekanizmaya bok atmak için uydurduklarını da unutmamak lazım. Toplum nasılsa sosyal medyada birebir aynısıdır. Başkaları gelip orada içerik paylaşmıyor. Daha ileri gidelim porno ahlaksızdır demek gibi bir şey bu, porno ahlaksızlıksa toplum ahlaksız demektir, sonuçta tüketen onlar. Talep olmasa arz da olmaz.

Sosyal medyanın gücünü hala çok takdir ediyorum, demokratik bir zemin olmasını önemsiyorum. Bir çok muhteşem insanla tanıştım, hala görüşüyoruz. Eşek kadar adamların, kadınların hep birlikte yarattığımız bir zamanlar “gece taymlaynı” konseptindeki sansürsüz eşek muhabbetlerimizi tabii ki özlüyorum.

Sanırım o da kalmamış ya, neyse. Velhasıl-ı kelam, twitter iyidir ama ben artık yokum. O zamanı yine bence daha önemli şeylere harcıyorum artık. Çocuklarım, okumak, yemek yapmak, çiçeklerle ilgilenmek, yazmak, içmek vb. gibi…

Tatmin edici bir cevap oldu mu bilmiyorum ama yeterli değilse twitter’daki @UglyOldWolf hesabımdan uzun bir “flood” yaparak daha detaylı anlatmaya çalışırım artık!

Sinan Dirlik: Hiç kıvırmadan soracağım ve “tribünlere oynayan bir yanıt” istemiyorum: Müthiş bir iş ve yaşam tecrüben olduğunu çok yakından biliyorum. Bugün, bulunduğun noktada hak ettiğin yerde olduğunu düşünüyor musun? Her ne kadar her şey mal, mülk ve banka hesabındaki sıfırların sayısı ile ölçülür olduysa da, ekonomik anlamda sormuyorum bunu. Bunca yıl emek verdiğin sektörün sana gereken saygıyı ve ilgiyi gösterdiğini düşünüyor musun? 

Ulvi Yaman: Ekonomik anlamda sorsaydın daha kolay cevap verebilecektim 🙂 Bir kere her şeyden önce şunu doğru tanımlamak lazım, bizde çok yok ama reklam sektöründe oldukça yaygındır yaptığı işi içinde “yaratıcılık” olduğu için sanatla karıştırma. Sonuçta bu bir iş, şirketlerin, markaların ürünlerini/hizmetlerini daha iyi tanıtabilmeleri, dolayısıyla daha çok satış yapabilmeleri için biz aracıyız. Kültürel, sanatsal bir iş yapmıyoruz, çoğu zaman bu disiplinleri enstrüman olarak kullansak da. Dolayısıyla hak edilecek, saygı duyulacak bir şey değil bizimkisi. Üstelik sektörün bana saygı ve ilgisi gibi bir şey de söz konusu olamaz, sektör benim zaten! Kendi kendimi mi okşayayım, yoksa sektörden arkadaşlarımdan, dostlarımdan mı övgü bekleyeyim. Ama şunu soruyorsan söyleyeyim, sektöre yeni girmiş genç arkadaşlarla karşılaştığımda bir ilgi görüyorum ve o ilgiyi de egomu beslemek yerine hazır ilgili birilerini bulmuşken mesleki tüm tecrübelerimi elimden geldiğince aktarabilmek için kullanıyorum. Bilen bilir, sektörden genç meslektaşlarım bir şey sorduğunda, danıştığında elimde ne iş varsa bırakıp onlara vakit ayırırım. Marka ve şirketlerden yana bakacak olursak onlardan hiçbir zaman ilgi, saygı vb. kendi adıma beklemedim. İşimi doğru yaparım, ilgi ve saygı yerine de ödemelerini zamanında yapmalarını beklerim. Otuz beş yıllık meslek hayatımda bir çok ödül alsam da ödülle vb. de hiç işim olmadı, ajanstan ayrılırken dolaplarda bulduğum ödülleri vb. bir kutuya doldurup eve götürmüştüm, evdeki dolapta uzunca süre kutuda kaldılar, Kıbrıs’a taşınırken de çöpe attım. Tam tersi bir çabam var, yıllarca emek verdiğim sektörün müşteri gözünde algısını yeterince yükseltememiş olmak. Hala uğraş verdiğim şeylerden biri bu. Ben ve sektördeki meslektaşlarımın hayatı müşteriyi eğitmekle geçti. Nasıl “brief” verilir, etkinlik ajansı nasıl seçilir, bir proje nasıl seçilir, bütçeye nasıl bakmak lazım vb. Bizim millet olarak yapımızdır, doktora bile gittiğimizde neyimiz olduğunu söylemek yerine, google’dan bakıp, eşe dosta sorup teşhis koyup, doktordan tedavi bekleriz. Aynı şey bizim sektör için de geçerli, müşteri iletişimle ilgili derdini, sıkıntısını, problemini anlatacağı yerde, kendi teşhisi koyup, çözüm önerisini bulup, senden uygulamasını istiyor. Marka vermeyeyim, birkaç yıl önce bir otomotiv markası sektörden ajansları çağırdı ve teklif istedi. Üniversitelerde konser yapmak istiyormuş, bir tek ben sordum niye konser yapmak istiyorsunuz, asıl derdiniz ne diye? Cevap veremediler, biraz kem küm’den sonra geçen yıl rakip bir otomobil firmasının konser yaptığını söylediler, yahu o işi geçen sene ben yaptım, ne bende ne firmada o işin ölçümlemesi, iş sonuçları yok, neye istinaden aynısını yapmak istiyorsun, anlaşılmaz bir durum. Başka bir örnek, bir tekstil firması, yurt dışında önemli bir markaya fason iş yaparken Türkiye distribütörlüğünü almış, lansman yapacak, lansmanı da defileyle yapacak niyeyse. Sevgili Neşe (Erberk) ile toplantıya gittik, adam aldı sazı eline, bugüne kadar gerek yurt içinde gerekse yurt dışında hangi defileye gitmiş, neyini beğenmemiş onu anlatıyor, kırk dakika geçti ben söze gireceğim Neşe aşağıdan ayağıma vuruyor, bok yeme otur diye. Sonunda dayanamadım “beğenmediğiniz örnekleri anlatmaya devam edecekseniz bu toplantı daha çok uzayacak bir sonuç da çıkaramayacağız, siz en iyisi beğendiklerinizi anlatın” dedim, bozuldu tabi, Türkiye’de bugüne kadar yapılmış üç tane iyi defile var kurumsal olarak, bir tane de lansman var,  şunlar, şunlar şunlar dedi. E dördünü de ben yaptım zaten dedim. O işi alamadık. Çok büyük işler yapsan da reklamcılar, halkla ilişkiciler gibi kurumsal gözükmediğin, sahada iş yaptığın için her zaman bir algı problemin var. Ha umurunda mı dersen benim hiç olmadı, yaptığım işi her zaman çok sevdim, hala çok seviyorum. Altmış saat yetmiş iki saat uykusuz, sahada yatıp kalkıp bir etkinliği, festivali, konseri,  “roadshow”u vb. yönetmenin keyif başka hiçbir şeyle ölçülemez.  Ama sektör olarak önemsiyorum.

Sinan Dirlik: Çok ayrıntıya girmeden, sektörün manzara-i umumiyesini anlatır mısın? Ama lütfen şu “biz şahane adamlardık, şöyle dayanışmamız vardı, böyle ahlaklıydık” güzellemesine girmeden. Çünkü hepimiz biliyoruz ki her şey aslında bir maskeli baloydu ve üniversiteden tüm sektörlere kadar herkes birbirinin arkasından iş çeviriyordu. Ne dersin? 

Ulvi Yaman: Eğer bugünü soruyorsan sektör öldü… Pandemi yasakları yüzünden etkinlik sektörü bir buçuk yıldır iş yapamıyor, kimi iflas etti, kimi direniyor, kimi küçüldü, kimi dijitalde bir şeyler yaparak ayakta kalmaya çalışıyor. Böyle söyleyince birkaç ajansın iş yapıp yapamaması neden bu kadar önemli olsun gibi duruyor ama kazın ayağı öyle değil. Etkinlik sektöründeki ajanslar alt yüklenicileri, hizmet aldığı firmalar, kişi ve kuruluşlar düşünüldüğünde buzdağının görünen yüzü. Yüzbinlerce kişiyi iş sağlayan bir sektör. Saymaya kalksak alt sektörleri bitiremeyiz mutlaka eksik kalır; ses ışık firmaları, sahne firmaları, kumaşcılar, marangozlar, demirciler, nakliyeciler, teknik personel, sanatçılar, orkestralar, müzisyenler, menajerler, dijital baskı atölyeleri, promosyoncular, matbaalar, host ve hostes firmaları, bunlara bağlı çalışan part-time gençler, görüntü sistemleri firmaları, catering firmaları,transfer ulaşım firmaları, etkinlik merkezleri, oteller, tur operatörleri, acenteler, tekstil firmaları, elektrikçiler, tesisatçılar, jenaratör firmaları, dekor firmaları, fotoğrafçılar, kameramanlar, montaj stüdyoları, temizlik ve güvenlik firmaları, performans sanatçıları, podyumcular….

Peki pandemiden önce sektörün durumu nasıldı diye soracak olursan başka açılardan can çekişiyordu. Benim bu işe başladığım yıllarda yüzde 17-15 bantında olan ajans hizmet bedelleri yüzde beşlere gerilemişti. Niye gerilemişti, müşteri yüzünden mi? Hayır bizim sektörün yaratcılık, strateji, tecrübe alanında rekabet etmek yerine kolayına kaçıp bütçe üzerinden rekabet etmesi yüzünden. Eskiden yapılacak olan işi müşteri finanse ederdi, yüzde elli civarında sözleşmeyle birlikte bir peşinat alınır, bakiye ise iş bittikten sonra bir ay içinde ödenirdi. Şimdi müşteri ya peşin ödeme yapmıyor ya çok az miktar peşinat veriyor, ödemeler 150 -180 güne uzamış durumda. Bu ne demek, benim işimi ajans finanse etsin demek. Bir yandan yapılacak işin büyüklüğüne, alacağın riskine bakıyorsun, diğer yandan dibe vurmuş karlılık ile altı ay sonra alacağın paraya bakıyorsun, o da alabilirsen. İş yapacağına o parayı kendin finanse edeceksen dövize, altına, faize yatırsan daha karlısın.

Sektörün otuz yıllık geçmişine baktığımızda yaratıcı işlerin gittikçe azaldığı, büyük prodüksiyonlu işlerin sayısının çok düştüğünü de söylemek lazım. Yaratıcı ve büyük işler azaldıkça sektöre yeni giren, görece deneyimsiz, az kadrolu ajansların fiyat rekabetiyle yılların büyük ajanslarının elinden iş aldığını da görmek gerekiyor.

Pandemi öncesinde de aslında orta ve büyük ölçekli ajanslar için kriz çoktan gelmişti. On yıl öncesine kadar kendini ayakta tutabilecek kadar kar edebilen hatta zor günler için birikim yapabilen ajansların bu şansları da kalmamış, art arda gelen krizlerde birikimlerini de tüketmişlerdi. Yaklaşık on/on beş yıllık ve daha eski ajanslar ise mevcut yapılandırmalarını, iş yapış biçimlerini, işleyiş alışkanlıklarını günümüze uydurmakta zorluk çekiyorlardı. Hantal yapılar, çok fazla eleman, büyük ofisler, yüksek işletme giderleri vb. pastanın küçülmesine rağmen bu yapılarını korumaya çalıştılar. Bu yapı müşterilerin/markaların değişen koşullardaki görece küçük çaplı işlerine hizmet vermelerini engelliyor, işletme giderlerinin yüksekliğinden dolayı da teklif verdikleri işlerde bütçeleri yüksek kalıyordu. Büyük organizasyonlarda ise çok daha büyük bir rekabet vardı. Etkinlik ajanslarının reklam ajansları gibi müşteri/markalarla yıllık anlaşma yapmıyor/yapamıyor olması, küçük çaplı işleri kaybetmeleri nedeniyle nakit akışlarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştı.

Geçtiğimiz on on beş yıllık süre içerisinde dijitalin yükselişi de doğal olarak etkinlik ajanslarını büyük ölçüde etkiledi. Müşteri/markaların bütçelerinin bir kısmını oraya kaydırmaları ve bunu yaparken konvansiyonel, “mass” mecralardan ödün vermeden geriye kalan hizmetlerden kesmeleri bunun en temel sebeplerinden biriydi. Etkinlik ajanslarının kendilerine tehdit olarak gördükleri dijital aslında büyük bir fırsattı ve birçoğu bunu maalesef göremediler. Sektörden “emekli” olup danışmanlık yapmaya başladığım günden bu yana bir çok platformda, söyleşilerde, sektörel yazılarımda, özel sohbetlerde hep anlatmaya çalıştım. Bu süreçte danışmanlık yaptığım ajansların yapılandırmalarını da elimden geldiğince bu yönde yapmaya çalıştım. Etkinlik öncesi, etkinlik sürecinde ve etkinlik sonrasında etkinliğe özgü sosyal medya, mikro site çalışmaları, app.ler, oyunlar vb. etkinlikle birlikte planlanması, tasarlanması, projelendirilmesi ve uygulanması gerekiyordu çünkü. Biz bir etkinlik yapalım, sosyal medya ajansımızda iki üç “post”, “caps” paylaşırızla olmayacağı belliydi –ki öyle de oldu zaten. Tüm bunları “ben bilirim”, “ben söylemiştim” demek için anlatmıyorum, dünyayı, sosyal medya ve dijitaldeki gelişmeleri takip eden gerek ajansların gerekse markaların gördüğü ancak hareket edemediği/etmediği bir süreçten geçtik.

Öte yandan 2007’de Amerikan Reklam Ajansları Birliği ( AAF ) Başkanı Robin Bullard’dan ilk kez duyduğumuz “Fijital” (Phygital) kavramı 2010 yıllarının başlarında artık iyice konuşulur ve örneklerine rastlanır olmuştu. Özellikle etkinlik sektörünü doğrudan ilgilendiren ve Fiziksel ile Dijitali harmanlayarak gerçekleştirilen projeler yukarıda da belirttiğim gibi dijitalin sektöre rakip olmadığını tam aksine onu bütünleyen ve yaratıcılıktan uygulamaya yeni ufuklar açarak kabuk değiştirmesine olanak veren yeni bir çıkış noktasıydı oysa. Şimdi “hybrid” diye daha yeni yeni konuşulmaya başlandı mecburiyetten.

Türkiye’de az sayıda da olsa birkaç ajans bu yöne evrildi, danışmanlığını yaptığım ajanslardan birinin ismine Fijital kelimesini de taşıyarak “Türkiyenin ilk fijital ajansı” olarak tüm organizasyon ve hizmet yapısını bu yöne evirdik de. Bunun gibi birkaç ajans karantina günlerinde tüm etkinlikler iptal edilmişken dijital tarafta hizmet vermeye devam ederek bu süreci daha az zarar görerek atlatacaklar gibi gözüküyor.

Etkinlik setörünün tamamen dijital tarafa taşınacağına inanmayanlardanım. En azından böyle bir şey olacaksa bile bizim jenerasyonumuz görmeyecek. Sosyalleşmek, deneyim pazarlaması hala fiziksel alanda ağırlığını koruyor ve korumaya devam edecek.

Benzer İçerikler