Sinan: Bilmenin, bilginin yerine neyi koymuşlar?
Sinan Canan: Rutinleri, ritüelleri, kalıpları ve gelenekleri koymuşlar! Şu anda üzerinde en fazla konuşulan, televizyon programlarında saatler harcanan meseleler bunlar. Halbuki ben Kur’an-ı Kerim’e bakıyorum İslam’ın kaynağı olarak. Orada gördüğüm şey, tabii bu konuda çok da tarafsız baktığımı söyleyemem, biyolog gözüle bakıyorum; yaradılışa, yaradılışı bilmeye ve yaradılışın sırrını keşfetmeye çok fazla atıfta bulunuyor Kur’an… Kitabın geri kalanına baktığında ise gördüğün şey mesajların gönderildiği insanların, mesajdan saptıklarında başlarına nelere geldiği konusundaki uyarılar. Kitabın çok büyük bölümü neredeyse ona ayrılmış. Uyarıları dışarıda bıraktığında ise birkaç basit toplumsal kuralla birlikte insanları sürekli bilmeye sevk ediyor, bilmeye teşvik ediyor Kur’an… Kitabın çok ilginç bir metodolojisi var ve ben bunu zaman içerisinde, kazara keşfettim. Dünyayla ilgili herhangi bir şey bilmek istiyorsanız, yıldızlardan canlılara kadar her ne olursa olsun, size “yaratılanlara bakmayı” öneriyor. Yani kendi kelimelerinden anlam çıkarmanızı değil, dışarıya, dünyaya, evrene bakmanızı öneriyor.
Sinan: Maddeye bakmayı yani?
Sinan Canan: Evet, maddeye bakmayı söylüyor. Tam olarak bir materyalist olmanızı söylüyor. Metodolojik materyalizm de diyebiliriz buna… Bütünde maddeye bakarak, bunun sırlarını çözmemiz gerektiğini söyleyen bir metin var ortada! Ama şu anda, özellikle de son 400-500 yıl dahil olmak üzere İslam alimlerine, yazıp çizenlere baktığınızda metodik değiller. Biliyorsunuz özellikle yakın dönemde şerhler, şerhlerin şerhleri, bir insanın görüşlerinin açılıp açılıp tekrar gündeme getirilmesi gibi bir mantık var. Bu konu özellikle Cengiz Özakıncı’nın “İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü” kitabını okuma şansım olduğunda iyice berraklaştı kafamda. O kitap için buradan teşekkür ediyorum kendisine. Gerçekten çok zihin açıcı! Keşke okullara o kitabı koyabilsek. O kitapta hiçbir dinin hiçbir insan topluluğuna özel avantaj ya da dezavantaj sağlamayacağı, insan topluluklarının karakterine göre dinin şekilleneceği şeklinde bir ifade var. Gerçekten de böyle. Bir insan bir dini istediği şekle sokabiliyor. Savaşçı bir kavimse, savaşçı bir din oluyor. Bilimsel bir kafa varsa dinin o şekli kullanılıyor. Bunun tarih boyunca tek bir istisnası olduğunu söylüyor Cengiz özakıncı; o da, 800 ila 1200 yılları arasında Beyt’ül Hikme dediğimiz, Halife Memun tarafından kurulan enteresan bir okul yapısı. Burada İslam’ın özellikle bilme emrine itaat üzerine başlatılmış bir okul kuruluyor. Yunan klasikleri çevrilerek Arapçaya kazandırılıyor ve bakıyorsunuz büyük bir sıçrama yaşanıyor. Rönesans dönemindeki Avrupalı bilginlerin eserlerinin büyük çoğunluğu için temel referans bu okul. Bir tek istisna, bir dinin en basit, en temel emrinin uygulanması halinde toplumu nasıl sıçratabileceğini gösteriyor diyor Cengiz Özakıncı. Çok çarpıcı bir şey daha söylüyor: Bugün günümüzdeki Müslümanların hepsinin özlediği bir “Asr-ı Saadet” algısı var. Kimi peygamber zamanını, kimi Osmanlıyı özler, kimi gelecekte muhayyel bir altın çağ peşinde koşar. Ama kimsenin Beyt-ül Hikme dönemini özlediğini biz görmüyoruz diyor. Benim en büyük yaralarımdan bir tanesidir bu. Buna profesyonel meslek rahatsızlığı diyenler de oluyor ama tartıştığımız bütün ilahiyatçılarla, İslam düşüncesiyle ilgili konuştuğumuz arkadaşların hepsiyle vardığımız ortak nokta bu. İslam düşüncesinin temeli bilmeye dayanıyor. Bilmediğiniz, bilgiyi aramadığınız zaman uyarılan, haklarında kötü hikayeler anlatılan toplumların kaderini paylaşacağınız konusunda uyarılıyorsunuz sürekli. Ama niyeyse biz bunu gündemimizden çıkarmışız.
Sinan: Ne zaman çıkardınız?
Sinan Canan: Kabaca son 300-500 yıldır çıkardık. Mesela tabiat bilimleri konusunda kalem oynamıyor Ortadoğu- İslam dünyasında. Konunun uzmanı değilim ama geriye doğru gittiğimde şunu gördüm: İslamda özellikle mutezile ve eşariye ekolünün ayrılması safhası var. Sanıyorum bu, Beyt-ül Hikme dönemi sonrasına denk geliyor. Eş’ariye ekolü, bugün cari olarak Sünni Müslümanlık dediğimiz sistemin üzerine oturduğu fikriyattır. Mutezile ise bugün Sünni Müslümanlar tarafından fazla akılcılıktan sapkın ilan edilmiş bir başka koldur. Bunun nasıl ayrıldığını çok fazla bilmiyorum, tarihsel kökenine inemedim ama çok fazla bilene de rastlamadım açıkçası. Fakat bir aksülamel, yani karşılıklı reaksiyon şeklinde türediği anlaşılıyor. Bir taraf karşı tarafın fazla Batıni, akıldan uzaklaşmasına tepki olarak aşırı akılcı yöne sapmış, onların aşırı akılcı yöne sapmasına tepki olarak öbürleri iyice Batıni yöne girmiş gibi anlıyorum ben. Bunun sonucunda biz bir şekilde baskın olan, Sünni Eş’ariye ekolünün devlet yapılanmasında daha belirginleştiğini görüyoruz. Bu ayrılmanın sonunda geldiğimiz nokta doğal olarak bu olmuş. Şu anda mutezile görüşü hakkında bazı açılardan yenilir yutulur olmayan şeyler söyleniyor fakat bana sorarsanız ki ben 15 yıl önce muntezile dediğiniz zaman şöyle bir dururdum, biz İslam toplumu olarak eğer önümüzdeki 50-100 yılda bir Descartes, bir Spinoza, bir Kant yetiştireceksek, mutezilenin getirdiği sorular üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Mutezile’nin sorularını gündemimize almamız, bunların üzerinde düşünülmesi gereken şeyler olduğunu gençlerimize anlatmamız gerekiyor. Zira bilgi çağını atlatalı çok oldu, dijital çağı da geçtik, artık ne çağındayız bilmiyorum. Bu sistem içerisinde artık rutinlerle, alışkanlıklarla, gelenekten aldığımız otomatik omurilikten hareketlerle hayatta kalmamız mümkün olmayacak. Ben buna kani oldum. Bir de benim anladığım İslam’ın şöyle bir tarafını da ekleyeyim. İnsanın iyi bir şey yapması için Müslüman olması gerekmiyor ama Müslüman ekstradan iyi bir şeyler yapmak zorunda. Bu yükümlülüğü en azından Müslüman olarak büyütmeyi seçtiğimiz, karşı karşıya kaldıkları ilk din İslam olan gençlere iyi anlatmamız gerekiyor. O iyi şeyin de tanımını güzel yapmamız lazım. Bunun için de ana metni, Kur’an-ı Kerim’i önümüze almamız gerekiyor. Çünkü Kur’an, insanlara faydalı olmayı, iyi işler yapmayı sade, basit, anlaşılabilir kurallar halinde anlatıyor bize. Bunları gösterebildiğimiz, daha doğrusu uygulayabildiğimiz takdirde tekrar o 800’lü yılların havasını yakalayabileceğimizi düşünüyorum. Peki bütün bunlar hiç olmasa olmaz mıydı diye düşünüyor insan haliyle… Canım Batı ne yaptı? İşte kiliseye karşı bayrak açtı, aklı ayağa kaldırdı, kilise kurumuna karşı bir dik duruş sergilendi gibi çok kolay bir algı doğabiliyor. Fakat insan düşüncesinin bugün geldiği noktadaki temel fikirlere bakarsanız, evrim fikri de dahil olmak üzere şu an modern kozmolojinin ulaştığı noktalar da dahil olmak üzere, bu fikirlerin tamamının aslında dinsel kaynaklı fikirler olduğunu, ilk başta din adamı bilginler tarafından ortaya atıldığını fark edebilirsiniz. Galile’den Darwin’e kadar hepsinin teolojik geçmişleri var. Bir kitap hazırlığım var, inşallah nefesim yeterse, bitirebilirsem… Evrim, Kur’an ve İslam üzerine bir şeyler karalıyorum şu anda. O araştırmaları yaparken de yakaladığım şey şu: İnsanların daha henüz tabiat hakkında hiç bilgileri olmadığı dönemlerde, kutsal metinlerde, İncil, Tevrat ve Kur’an dahil olmak üzere, bu metinlerde çok ilginç bir şekilde canlıların ortaklığına dair çok insanların bakmaları gerektiğine işaret eden çok ilginç ipuçları var. Sonuçta hepsi tüm canlıları çamura ve suya bağlıyor. Laboratuarda göremiyorsunuz ama bu fikirler aslında büyük teorik çerçeveler olarak çalışmanızı başlatan şeyler oluyor. Benim Müslümanları bu kadar eleştirmeme rağmen hâla dindar olmamın nedeni, bilgi köklerine doğru yapmaya çalıştığım yolculuktur. Sonuçta o kutsal metinler bilgi kökü! Evrimsel açıdan bakın, bir primatsınız. Dünyada takılıp duruyorsunuz. Tüyleriniz dökülüyor, ayağa kalkıp yürüyorsunuz, elleriniz boşta kalıyor ve bir şeyler yapmaya başlıyorsunuz. Beyniniz ha bire büyüyor ama bu düşünceleri geliştirebilecek bir mantıksal done yok etrafınızda. Benim için en önemli kanıt bu… İnsanın kendisi! Yüce bir gücün varlığına inanmak için en önemli kanıt insan! İslam şöyle der: “Kendine bak, rabbini bilirsin!” Şimdi buna bakınca, bu bilgilerin kaynağı bir yerden bana geliyor ve bu kaynağı araştırdığımda bulduğum şey insan aklı değil. İnsan aklına yardım eden bazı fikirler var. Kaynağı konusunda tartışabiliriz. Bunlar uzaylılar mı dersiniz, Sümerli insiyeler mi dersiniz, gerçekten vahiy alan peygamberler mi dersiniz bence sonucu çok değiştirmiyor. İnsan aklına yardımcı olan bir şey var. Ve biz eğer o fikri, o yardımı tekrar hayatımıza çekebilirsek, bir sıçrama, onbinlerce sıçrama daha bizi bekliyor. Çünkü şu anda bilimin geldiği yeri çok yakından görüyorsunuz. 5 yılda bir kanserin, aids’in çaresi bulundu haberlerini gazetelerden okuyorsunuz, hala hiçbirine çare bulamıyoruz, tıp hiçbir kronik hastalığı çözümleyemiyor. Modern bilim kendi içerisinde data üretmeye devam ediyor ama büyük sorunların hiç birine cevap verecek pozisyona erişebilmiş değil, yaklaşamadı bile. Sadece veri topluyoruz. Ve bu varlığımız hakkında bize çok anlamlı bir şey söylemiyor. Ama bir kuantum fiziği fikri çıkıyor ortalığı darmadağın ediyor. bir kaos teorisi çıkıyor bütün anlayışımızı değiştiriyor. Bizim böyle zıplatıcı teorik çerçevelere ihtiyacımız var. Ben bu yüzden bunu önemsiyorum ve bilgi tipi olarak görüyorum açıkçası bu inancı.

