Evrimi Bilmeden Hakkıyla Müslüman Olunmaz…

0
994

Sinan: İslamın böyle bir potansiyeli var mı?
Sinan Canan: İslam bu potansiyele en fazla sahip din. Zaten; tabi ben tarafsız konuşamıyorum bu durumda o din mensubu olarak. 
Sinan: Ama bilimsel bir mesafenizin olduğunu tahmin ediyorum?
Sinan Canan: Tabiî ki. Zaten şöyle bir şey var. En başta aslında onu söylemeye çalışmıştım. Bizim din diye bildiğimiz şeylerin %99’dan fazlası, insanların ona kattıkları anlam. Biz dinin orijinalini bilmiyoruz. Ben ne kadar orijinaline dalmaya çalışırsam o kadar insanlardan uzaklaşmaya başladığımı fark ettim. İnsanlardan derken sosyal anlamda değil. İnsanların düşünce çizgisinden sizi uzaklaştıran bir süreç bu… Sebebi de, her şeyi bulunduğumuz konum, içinde bulunduğumuz şartlar ve tarihsel seviyemiz itibariyle değerlendiriyoruz ve bunu ezeli ebedi gerçeklik zannediyoruz. İnsanların inandıkları din uğruna, kolayca insanları katletmeleri ve kendi canlarına kastedebilmeleri aslında bu yanılgıdan kaynaklanıyor. Bu çok büyük bir kibirdir İslam açısından. Bir insan gerçekliğin tamamını, önüne gelen ilahi mesajın tamamını bütün ve doğru olarak anladığını zaten iddia edemez. Böyle bir şey yapması bütün dinlerde aykırı bir şeydir. Fakat insan beyninin konfor dengeleri bizi buna zorluyor. Kısa yoldan çözüm bulmaya, sırattan kolayca geçirecek 2-3 tane ameli öğrenip, onları yapıp, ölme sistemine göre çalışıyoruz biraz.  Kolay yoldan yırtmaya çalışıyoruz ama dünya böyle bir yer değil. Dinler de bunu söylüyor. En önemli mesajı bu… Biraz zorlamamız lazım. Sınırlarımızı zorlamamız, konforumuzu bozmamız lazım. Bu basit mesaja döndüğünüz zaman da, çok büyük bir potansiyel var. Bu potansiyelin önemli bir kısmını batı kültürü keşfetti. Batı kültürü gerçekten, yüzlerce yıldır maddeye odaklanıyor. Pozitivizmin, materyalizmin buna çok büyük katkısı oldu muhtemelen. Her ne kadar temel görüşe katılmasam da, sonuçları itibariyle benim işime çok yarıyor. Maddeyi detaylı olarak inceleyerek artık insan aklının sınırlarına dayanabilecek bilgiler üretebiliyoruz. Heisenberg’in belirsizlik ilkesi dediğimiz şey kuantum fiziğinde, artık bütün fizik kitaplarında yazıyor, ama çok şükür hiçbir insan bunun ne demek olduğunu anlayamıyor. Bilgide o derece ilerledik ki, bir sınıra geldik. Ben kitabıma (Kur’an) baktığımda; böyle bir potansiyel var mı dediniz ya, bu konuda meydan okuyor insana. ‘’bak!’’ diyor! Hatta bakmadığı zaman onu aşağılıyor, yeriyor. “Yürüyen insanların en kötüsü aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir” diye bir ifade var. Bu ifadeyi gerçekten billboardlara yazsak ve her gün Müslümanlara göstersek bence yeridir. Çünkü politik sorunlardan, gelenek tartışmalarından kafamızı sıyırıp da etrafımızda ne olduğuna bir türlü bakamıyoruz.  Netice itibariyle tekrar en başa döneyim. Bilmek ile uğraşan bir insanın bence kaçınılmaz olarak uğraması gereken yer teolojidir. Özellikle uç sorunlarla uğraşıyorsanız. Birkaç ay evvel okuduğum bir kitapta da rastladığım bir pasajdı bu. İmat hasan isminde Pakistanlı bir doktorun kitabı vardı. Orada söylediği şey; özellikle yaşam gibi bir sorunla uğraşıyorsanız, ki yaşam tarifini yapamadığımız bir şeydir, bilimsel bilginin çok sınırlı ve dar olduğunu fark ettiğiniz anda diğer bilgi alanlarına da atlamanız ve bilginizi bütünlemek için bütün kaynakları kullanmanız gerekiyor. Bunun içerisinde tarih, antropoloji falan gibi bilim dallarının hepsini bitirmeyi kastediyorum. Hepsi artı daha fazlasına ihtiyacımız var. Çünkü bu sorunlar çok çetrefilli sorunlar
Sinan: Siz bilim insanı olarak diğer kaynakları referans almanız gerektiğinde kullanıyorsunuz. Ama dini referans alan insanlar bilimsel kaynaklara yönelmiyor. Genel problemimiz galiba bu şu anda?

Sinan Canan: Aynen öyle! Fakat şöyle bir savaş var dikkat ederseniz. Bilimciler diyeyim, bilim tarafında olanlar hep inanan tarafını kötülüyorlar. İnanan tarafta olanlar ise hep pozitivist kafayı,  materyalist kafayı kötülüyorlar. Ortak buluşma zemini arayan çok fazla insana rastlamıyoruz. Bu çaba eksikliği bizi batırıyor. Bizim bir ortak zemin bulmamız gerekiyor. Çünkü bakın ne kadar bilirseniz bilin, dünyanın en iyi kalp profesörü olun, kalp hastası olduğunuzda yapacak bir şeyiniz yok. En büyük kuantum fizikçisi olun, anlamıyorsunuz kuantum elektro dinamiğinin temellerini. Sadece matematiksel modelleriniz çalışıyor ve bununla mutlu oluyorsunuz. Dünyanın en derin dindarı, en deruni adamı olun, öbür tarafta yeriniz garanti değil. Hepimiz gevşek bir zemindeyiz aslında. Bu gevşek zeminde bir arada olmanın, cem olmanın mantığını unuttuk biz. Bir araya geldiğimizde, sakin sakin iletişebildiğimizde güzel şeyler yapabileceğiz. Türkiye’de benim şu anda göbeğim çatlıyor tabiri caizse. Yaşar Nuri Öztürk’ün falan niye fıttırdığını anlıyorum artık. Adam televizyonlarda bağırmaya, çağırmaya başladı ya. “Ne oluyor, nesi var?” diyordum izlerken, halbuki anlattığı şeyler güzel şeyler… Ama bazen o kadar basit, herkesin gözünün önünde buz gibi duran gerçeği anlatmakta o kadar zorlanıyorsunuz ki. Görmek istemeyen bir insan kadar kör kimse yok gerçekten. Önyargılar inanılmaz blokajlar koyuyor önümüze. Bakın, bu ülkede Müslümanlara evrim biyolojisini anlatmak neredeyse bana kaldı. Belki sabrımın son sınırlarındayım ama, çok basit bir şey anlatmaya çalışıyorsunuz insanlara. “Dışarı bak göreceksin!” diyorsun, adam hala diyor ki “hayır yazılı olan şöyle!”  Sizi basılı metnin bir satırına yönlendirmeye çalışıyor. Halbuki o yazılı metnin bir arka sayfası diyor ki; “tabiata bak!” Benim söylediğimle aynı şeyi söylüyor. Bu geleneksel enkazı bir türlü kaldıramıyoruz
Sinan: Peki Tanrı neden bu kadar sarih bir dil kullanmak yerine bu kadar metaforlarla, çoğu zaman birbirini tenzil eden ifadelerle anlatmış hikâyesini? Niye basitleştirmemiş Müslümanın hayatını?
Sinan Canan: Bu soruyu ben de çok sordum, çok da soruluyor. İnsan türünün gelişimsel ve tarihsel sürecini biraz unutuyoruz bu soruyu sorarken. 1400 küsür yıl önce gelmiş bir metin var. Oradaki insanlara bir yaşam klavuzu olarak indirilmiş. Bu bir biyoloji, astrofizik kitabı falan değil..
Sinan: Tamam işte? 1400 sene önce Bedeviye, anlasın ve uygulasın diye indirildiği söylenen bir kitabı, 21. Yüzyılda ben anlayamaz mıyım? İçeriğindeki metaforlar nedeniyle sürekli “bizim Kur’anı tam anlamıyla anlayabilmemiz mümkün değil” deniyor sürekli?
Sinan Canan: Anlıyoruz ama bizim de tarihsel bagajlarımız var. Hepimizin var. Ondan dolayı okuyamıyoruz.
Sinan: Ayrı bir okuma gerekiyor o zaman?
Sinan Canan: Evet! Ben yine bildiğim yerden konuşayım. Canlılara çok atıf var dedim ya…  Bütün canlıları sudan, süzülmüş bir balçıktan, kurumuş çamurdan, pişirilmiş çamurdan yarattığına dair ifadeler var. Şimdi bedevi Araplara, 1400 yıl önceki arap toplumuna bir metin indiriyorsunuz. Bu adamlar kafayı malla mülkle bozmuş, ilkel kabile havasında yaşıyorlar. Bir şekilde sözel iletişim dilleri de bayağı bir gelişmiş. Fakat bu adamlara gelen bu vahiy onlara bir şey sağlıyor. Mesela, peygamberin etrafında toplanan ilk insanların o Arap toplumundan en önemli farklı, gelir düzeylerinden, toplumdaki statülerinden bağımsız olarak, ilk defa dışarıya bakıyorlar. Bir ağaç, kuş, çamur.. Ve kendileri arasındaki ilişkiyi tekrar tekrar hatırlıyorlar. Belki çok eski devirlerde, Nuh kıssasında falan anlatılan daha eski devirlerde, 40-50-60 kuşak öncesinde, insanlar belki tabiatla daha yakın ilişkiliydi. Belki o hominitlerden olan dönüşümün bir şekilde izlerini ya da kültürel bilgisini taşıyorlardı ve bu kısımı unutmamışlardı. Fakat Peygamberin dönemine geldiğimizde, insanlar zaten bilgiyle bağlarını tamamen koparmışlar, günlük telaşlarla yaşıyorlar. Bu benim yorumum da değil bu arada, İslam tarihçilerinin söylediği bir şey. O dönemde, bedevi topluma yapılan en önemli devrim, onun etrafına bakmasının sağlanması. Aslında bugün de bizim böyle bir devrime ihtiyacımız var. Yani sadece Müslümanlar özelinde söylemiyorum, bütün dünyadaki insanlar. Kapitalist sistem bizim canımıza okumuş, dijital bilgi üzerimize yağıyor, nereye bakacağımızı bilemiyoruz. Aynı mesaj bugün de geçerli. Fakat 1400 yıl önce gelmiş bir mesajda; “ben sizi çamurun içerisindeki kuezervatlardan oluşmuş hücre zarları içinde birikmiş dna bilmem nelerinden” falan diye başlayan bir metin bekleyemezsiniz. Genel geçer alegorik ve şiirsel bir anlatımla bunun yapılması gerekir. Bu bir kodlama sistemi. Bize edebiyat derslerinde fitil ederlerdi, “şair burada ne demek istemiş?” diye sorarlardı. Bir Haluk’un Vedaı şiirinden 15 sayfa kompozisyon yazdırdılar bize mesela. İnsanın yazdığı bir şiirde bile bu kadar katlı anlamlar ararken, ilahi olduğunu düşündüğümüz, ya da öyle bir ihtimal olan metinde yüzeysel okumak yapmak..
Sinan: “İlahi olduğu ihtimal dahilinde olan” mı yoksa “ilahi olan” mı? (gülüşmeler)
Sinan Canan: Siz ne taraftan bakıyorsanız? 🙂 Benim için ilahi. Çünkü 1400 yıl önce gelmiş bir metnin, gerçek anlamdaki bilgiyle hiçbir çelişkisinin olmamasını suratımda patlayan bir tokat olarak görüyorum ve her seferinde ayılıyorum? Ama bu herkese ispat etmem gereken bir mucize değil. Bunu herkesin böyle görmesi de gerekmiyor. Ben eğer samimiysem ve bunu ilahi olarak görüyorsam, bu yönde çalışmak zorundayım.