Sinan: Vicdan mı akıl mı?
Sinan Canan: Ayıramam ki? Bu beyin mi mide mi gibi bir soruya benziyor?
Sinan: Aynı anda hem vicdanımızı hem aklımızı nasıl kaybettik toplum olarak, işi uzmanından öğreneyim diye soruyorum.
Sinan Canan: Kaybetmedik ki? Bloke durumunda sadece! Hesap blokajı gibi, oraya erişim sınırlı ya da yok bir süredir.
Sinan: Bloke eden şey ne?
Sinan Canan: Düşünmemek! Dindar insanın şuanda ritüellerden, geleneğe uymaktan, çevre korkusundan kendini düşünmeye çok vakti yok. Dindar olmayan insanların da sıkılmaktan, dindarlara sayıp sövmekten falan filan kendilerini düşünmeye vakitleri yok. Hangi kutupta olursanız olun sizi meşgul eden bir şeyler var. Kendi başınıza kalamıyorsunuz. Ve bu modern toplumun en büyük laneti bana sorarsanız. 2 dakika kendi başınıza kalamazsınız. Şu anda cep telefonu bile zırt zırt. Dolayısıyla bir sakin olsak, bir birbirimizi dinlesek? Ben biraz daha medyatik kanaldan ilerliyorum. İnsanların hoşuna gidip dikkatlerini çekebilecek, o şempaze beynine hitap edebilecek söylemleri geliştirmeye çalışıyorum ki, onların dikkatini bir çekeyim ondan sonra ona homo sapiense yakışır şeyler anlatabileceğimi düşünüyorum. Benim bulduğum yol bu. Herkesin başka yolu olabilir. Ama neticede varmaya çalıştığımız nokta belli. Biraz bu döngüden kendimizi çıkarmamız lazım. Sinir bilim derslerimde bile sık sık meditasyonun reklamını yaparım. Dindar öğrenciler diyor ki; “hocam namaz var ne gerek var meditasyona”… Ben diyorum ki, kaç tane namaz kılan adamın kan basıncı değişiyor? Kaç tane namaz kılan adamın beyninin bilmem neresi aktive oluyor? Çünkü o artık mecburi bir rutine dönmüş. Mesela; ‘’Şu namazı kılayım’’ sözünü Müslüman’ın söylememesi lazım. “Şu namazı kılayım geleyim, ondan sonra…” Bu öyle bir şey değil ki? Bu bir buluşma! Bu önemli bir şey! Rabbinizle yakın olabileceğiniz bir zaman dilimi bu… Çok önemli, seçkin bir şey bu, anlatabiliyor muyum? Ama mesele oradan çıkmış ve onu tekrar yerine koyabilmek için insanın kendisiyle baş başa kalmasına bir vesileye gerek var. Yaradılış amacını, varoluş amacını düşünmesi için bir vesile yaratılması gerekiyor. Bir yazarın konferansı vardı; “İslamı niye yenemeyiz” diye bir şeyden bahsediyor. “Şu anki haliyle bile durum çok kötü ama adamlar günde 5 kere irtibattalar, yapabileceğimiz bir şey yok” diyor. Sanıyor ki direkt irtibata geçiyor bizim millet. Halbuki irtibat kopuk! Sadece meşgul çalıyor aslında. Ama gerçekten öyle bir irtibat olabilse… Bakın inanan, inanmayan hiç fark etmez. İnancın gücünü biliyorsunuz. Bizim böyle bir gücümüz yok. Şu anda sadece yıkıma programlıyız. Düşünsenize, “alemlerin rabbi”, “bütün alemlere gelmiş peygamber” ama “insanların ancak 0.2’si cennete gidebiliyor, gerisi komple cehennemlik!”. Öyle bir kafa var yani. Bu kafa İslam kökenli değil. Bu kafa binlerce yıldır var olan homo sapiens adetidir.
Sinan Canan: Sadece İslam toplumlarını değil ki? Bugün Budistler adam kesiyor yahu?
Sinan: Eh boşuna demiyorum, din bütün kötülüklerin anasıdır diye?
Sinan Canan: Değildir! İnsan bütün kötülüklerin menşeidir. Din bu insana gelmiş…
Sinan: Din de insan üretimi sonuçta?
Sinan Canan: Siz öyle diyorsunuz. Onu ayrı bir başlıkta tartışırız. İnsan üretimi olması mümkün olmayan çok az şeyden bir tanesidir din. Jung’un biraz önce söylediği sözün nedenini hatırlayın lütfen. İnsanın diğer canlılardan farkına bakarsanız, bunu bütün biyologlar falan teslim edecektir, biyolojik sınırlarını aşabilen tek canlıdır insan. Biyolojik sınırlarının dışında bir şeyler yapar ve yaptığı şeylerin çoğu, hayatta kalışına da hizmet etmez; pozitif ya da negatif yönde. Sınırlarını aşabilen tek canlı olan insan, aynı zamanda rehberliğe ihtiyaç duyan da tek canlıdır. Hiçbir şempanze grubunun herhangi bir rehberliğe ihtiyaç duyduğunu göremezsiniz. Onlar içgüdüsel olarak çok güzel yaşarlar. Ama insan toplumunun rehberliğe ihtiyacı var. Bu rehberlik ihtiyacı çok kolay suiistimal de edilen bir şeydir.
Sinan: Aynı zamanda da bir handikap çünkü?
Sinan Canan: Tabiî ki. Ama bakınız 800-1200 yılları arası. Ve tek örnek olarak gayet seküler Kemalist bir adamın kitabından alıntı yaptım biraz önce size; Cengiz Özakıncı. Muhtemelen benim görüşlerimi beğenmeye de bilir. Tanımıyorum kendisini. Ama çok önemli bir noktaya parmak basıyor. Bir rehberlik yeterince sade, insani olduğu taktirde sizi her yere götürebilir.
Sinan: Ama işte o rehberlerin de rehberleri oluşturmaya başladığında, bilmem kaç tane imam ortaya çıktığında, her biri ayrı yorum yaptığında..
Sinan Canan: Rehbere bakarsanız bunlar olmaz. Kuran-ı kerimde yaradılıştan sonra en fazla en fazla fırça atılan konu Allah’la aramıza birilerini sokma meselesi.
Sinan: Ama en fazla da araya birilerinin sokulması ironik değil mi?
Sinan Canan: İşte insanca! Çok insanca! İnsanız yani, bunu yapıyoruz?
Sinan: Of kusura bakmayın! Artık çok kabak tadı veren bir mesele bu: “Gerçek İslam bu değil!”
Sinan Canan: Ama açıkçası benim de size eleştirim var. Kuranı bu gözle hiç okudunuz mu? Yani o kitaba Müslüman nasıl böyle davranıyor diye bakarsanız, kitaptan sadece bunu görebilirsiniz. Ama bu kitap bana ne diyor diye okudunuz mu hiç. Sinan Dirlik’e ne diyor?
Sinan: Kitabın ne demeye çalıştığını gerçekten anlamaya çalışıyorum. O gözle de dikkatle okumaya çalışıyor ve bu konuda öğrenebileceğim her şeye de açık tutuyorum kendimi. Fakat gördüğüm şey şu Sinan Bey, etrafımda gördüğüm tablo o kitabı çoktan silikleştirdi. O kitap yok artık!
Sinan Canan: Çok güzel! İşte bu sizin hatanız? İşte efendim Lenin’in 2 buçuk milyon insanı öldürmüş olması, Karl Marks’ı kötü bir düşünür yapmaz değil mi?
Sinan: İyi bir düşünür, hâlâ aşılamamış bir düşünür evet? Ama bu milyonlarca insanın katledildiği gerçeğini de değiştirmiyor? Sosyalizm adına yapılan ahlaksızlıkların, namussuzlukların, katliamların varlığını değiştirmiyor? Bakın herhangi bir Marksist bunu çok rahatlıkla kabul eder ve söyler? Ama daha şu anda Cizre’de devletin bekâsı adına 20-30 insanın bir bodrum katında katledildiği bir ortamda, Müslüman gözümün içine baka baka bunu reddediyor. Geçmişi boş verdim yani? Bugünden bahsediyorum. Şu andan bahsediyorum. Müslüman gözümün içine baka baka “yok öyle bir şey” diyor ve bu katliamı gerekçelendirmeye, hafifletmeye çalışıyor?
Sinan Canan: Bence isimlendirmeyi değiştirelim. Bunu Müslüman yapmıyor. Siyasi otoriteye taraf olan kişiler yapıyor. Müslüman derken, tarif çok sakıncalı bence! Ben de bir Müslümanım bakın?
Sinan: Hayır bunu Müslüman yapıyor. Öbür tarafta, benzer katliamları 14 yıl öncesine kadar da laik yapıyordu. Çünkü artık Sinan Canan yok orada.
Sinan Canan: Bakın ama Müslüman da yok. Bence doğru tanım o değil
Sinan: Niye ben Sinan Canan’la konuşmaktan zevk alıyorum ya da Ahmet Tezcan’la konuşmaktan zevk alıyorum? Çünkü ben Ahmet Tezcan’la Ahmet Tezcan olarak konuşabiliyorum. Benim karşıma Müslüman olarak gelmiyor.
Sinan Canan: Ben de öyle gelmedim kısmetse (Gülüşmeler)
Sinan: Ben de sizin karşınıza yargılayan biri olarak değil, anlamaya çalışan, sorgulayan biri olarak geldim fakat artık öyle bir hale geldi ki toplum, birbirimize etiketlerimizle bakıyoruz. Bunu da yapan bir anlayış var.
Sinan Canan: Ama siz de biraz önce aynı hataya düştünüz. Yapmayalım bunu. Orada tepkiyi vermeyen Müslüman değil. Orada o tepkiyi vermeyen yanlış öncelikleri olan insanlar. Ama siz öyle söylediğiniz zaman bu bloklaşma artacak Sinan?
Sinan: Tabiî ki artıyor. Karşılıklı olarak tetikliyoruz bunu.
Sinan Canan: Size öğüt vermek haddim değil ama insan davranışına dair çok temel bir şey var. Diğerlerinin yanılgıda olduğuna ve kendinizin genellikle daha doğru tarafta olduğuna dair bizim bir beyin devremiz vardır. Bu bizim default bir devremiz, yani doğuştan getiriyoruz bunu. Mesela sigara içen insanlar diğerlerine göre daha az kansere yakalanacaklarına inanırlar, o yüzden içmeye devam ederler. İstatistiksel olarak şanslı olduklarına inanırlar. Neden bu böyledir. Kendi mantık zincirinizin arasındaki boşlukları görmeyin, daha tutarlı bir iç hayat inşa edin diye böyle bir devre vardır. Sanırız ki bizim bildiklerimiz, gördüklerimiz hep daha iyidir daha objektiftir. Durduğumuz taraf daha hakkaniyetlidir. Hep böyle görme eğilimindeyiz. Fakat bu devreleri bilirseniz öyle olmadığı çok açık ortaya çıkıyor.
Sinan: Ama bu devrelerin zaten koptuğu bir toplumu tartışıyoruz?
Sinan Canan: Evet ama dedim ya benim ağzımdan bazen yanlışlıkla “şuncular böyle!” diye bir laf çıkıyor. O zaman o kopan ipe bir makas da ben atıyorum. Bunu yapmamamız gerekiyor. Özellikle bu ülkenin okuyan, yazan, düşünen insanları olarak ağzımızdan çıkan lafın sorumlulukları çok büyük bana göre. Benim mesela şu anda din kardeşi anlayışım çok farklı eskiye göre. Eskiden Kelime-i Şehadet getiren, şunu bunu yapan din kardeşimdi. Bugün öyle değil. Detaylarına girmeyeceğim. Ve şunu söyleyeyim; şuandaki cari inancım şu şekilde. Ben öbür taraftaki yaşamın varlığına inanan bir insanım ama öbür tarafta bir şekilde gözümüzü açtığımızda müthiş bir sürprizle karşılaşacağımıza da eminim! Bence hiç kimsenin beklediği gibi bir şey yok orada. Çünkü bu kadar insan merkezci, antropomorfik bir bakış açısının, antroposentrik bir bakış açısının aynen gerçekleşeceği bir ortam tanrının şanına yakışmaz. Yani çok acayip bir şey olacak. Büyük bir sürprizle karşılaşmamız gerekiyor ki, ben oh diyeyim. Evet benim inandığım buydu diyeyim.
Sinan: Eğer dediğiniz gibi bir şey varsa, benim için de sürpriz olacağı kesin de 🙂
Sinan Canan: Burayı yazabilirsiniz benim için sorun yok ama, yazmamayı da tercih edebilirsiniz. Şu anda inançsızlık, benim için gerçek inanca giden çok önemli bir yol. Önce reset atmadan yeni yazılım yükleyemiyorsunuz. Ben açıkçası şu ya da bu şekilde yanlışı görüp sorgulayıp uzaklaşan insanlarla çok iyi anlaşıyorum. Çünkü ben de içimde çok gidip geliyorum. Hala yani günlük bazlı olan bir şey. Acaba mı, aman mı, falan filan… Bu salınımın aslında yaşamın kendisi olduğunu biliyorum. Fakat şöyle bir durum var; özellikle belli bir inançsızlık moduna geçtikten sonraki o rahatlama ve dopamin duygusu insanı orada kalıcı kılabiliyor. Ben bunun riskli bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü o da gelişmeyi engelleyen bir şey. Oraya neden geçtiğimizi ve bu din, inanç falan dediğimiz şeyin kökenlerinin aslında ne olduğunu araştırmayı bırakırsak bence insan bilgisinin önemli bir kısmını gündemimizden çıkarmış oluruz. Ve bu bizim için hayırlı bir şey değil diye düşünüyorum. Ama hep söylüyorum, orta çağdaki kilise hegemonyasını düşünün. Bugün bazı çevrelerdeki İslami hegemonya neredeyse onunla yarışır durumda ve böyle bir cari durum karşısında inancı sarsılmayan insan çok da düşünce namusuna sahip değildir gibi geliyor bana. Çok düşünmüyor demektir en azından. Bu yüzden inanç sarsıntısı gerekiyor ki bir şeyleri yerli yerine koyalım. Ben az deprem geçirmedim yani. Hatta bir arkadaşıma söylemiştim, o daha sonra yazısında alıntılamış: ben geriye baktığımda, çok kere din değiştirdiğimi fark ediyorum aslında. Ama hepsinde de adım Müslüman’dı yani. Dolayısıyla İslam bir tane değil, Müslüman da bir tane değil. İnsanlar adedince farklı değişkenler olduğuna eminim ben. Öbür taraftaki sürpriz de bu zaten.
