Kıbrıs’ta Lüzinyan Lahit Kapakları Üzerine Bir Kitap
Kıymetli Usta Nazif Bozatlı’ya
Antikacıların dükkân rutinlerinin büyük bölümü oturmak ve birbirlerinin dükkânlarını ziyaret etmekle geçer. Antikaya ilginin sınırlı olduğu bir yerde bu uzun oturmalar ve ziyaretler mesleğin doğal parçasıdır. Uray Sokak’ta ve Bandabulya’da antika dükkânı işlettiğim yıllarda, dükkâna gelen ve en çok sohbet ettiğim ziyaretçilerden biri rahmetli Nazif (Bozatlı) Hocaydı. Her gelişi yeni bir bilgi demekti. Bu yazının çıkış noktasında onun payı olduğu için, burada kısa bir anma kaçınılmaz.
Bir gün Bandabulya’daki dükkâna geldiğinde, Lefkoşa’nın Gizemleri adını verdiği bir tur yapacağından söz etti. Güzergâhı alışıldık değildi. Sohbet sırasında Lacrimae Nicossienses ifadesi geçti. Gözyaşı anlamında gelen Lacrima, Latince en sevdiğim kelimelerden biridir; başlık bu yüzden doğrudan ilgimi çekti. Nazif Hoca, kitabın elinde fotokopisi olduğunu söyledi malum nadir bir kitap. Konu lahit kapaklarına gelince eliyle Bedesten tarafını işaret edip “aha lan, işte burada duruyorlar” dedi. Kalktık, birlikte Bedesten’e yürüdük. Bedesten’in hemen dibindeki minik müzenin kapısı şansımıza açıktı; içeri girip lahit kapaklarına baktığımda büyülenmiştim. Bilmeyenler için müze olarak kurgulanan alanın muhteşem bir ahşap tavanı vardır; bu da lahitler kadar görülmesi gereken önemli bir hazinedir. O günden sonra Lefkoşa’nın Gözyaşları başlığı ve bu lahit kapakları zihnimde kalıcı bir yer edindi. Bu yazının temeli, yıllar önce yapılan o kısa yürüyüşte atıldı.
İngiliz subay Tankerville James Chamberlayne’in 1894’te Paris’te Fransızca olarak yayımladığı Lacrimae Nicossienses (Lefkoşa’nın Gözyaşları) Kıbrıs’ın Ortaçağ eserleri üzerine oldukça önemli bir çalışmadır. Bu metin, yaklaşık 20 yıl önce yayımlanan Brunehilde Imhaus’un Lacrimae Cypriae (Kıbrıs’ın Gözyaşları) kitabıyla bazen karıştırılıyor. Aslında ikisinin de odak noktası aynı; Kıbrıs’ın Fransız dönemine ait mezar yazıtları ve lahit kapakları.

Chamberlayne, 16 Nisan 1887 Cumartesi günü, Kıbrıs Yüksek Komiseri Sir Henry Bulwer’le birlikte Lefkoşa’daki Emerghié (Ömeriye) Camii’ni ziyaret ettiğinde, Lüzinyan döneminden kalma lahit kapaklarıyla karşılaşıyor. Bu kapaklar, daha önce Kont Louis de Mas Latrie’nin kaleme aldığı “Lüzinyan Hanedanı Prensleri Döneminde Kıbrıs Tarihi” adlı çalışmada da geçiyor. Chamberlayne’in bu eserden bildiği bu lahit kapakları ile karşılaşması onda bu kapaklara ilişkin bir araştırma yapma güdüsünü tetikliyor zaten daha sonra Lefkoşa’nın Gözyaşları’nı yayınladığında kitabını bu meşhur Kont’a ithaf ediyor.
Bu Gotik lahit kapaklarına Fransızlar ‘gisant’ diyor. Yani bu lahitlerde kapağın üstüne, ölen kişinin tam boy yatar pozisyonda (gisant tanımı buradan geliyor) bir heykeli yapılır ya da kazınırdı. Bu figürlerde kişi genelde dua eder şekilde, elleri göğsünde birleşmiş, gözleri kapalı ya da hafif aralanmış olarak gösterilirdi. Zırhlı şövalyeler, rahibeler, krallar, kraliçeler veya soylular, rütbelerine uygun kıyafet ve aksesuarlarla bu kapaklarda tasvir edilirdi. Kapağın kenarlarında ise kişinin adı, unvanı, ölüm tarihi ve bazen kısa dua metinleri gibi Latince yazıtlar bulunuyor.

Chamberlayne, Lefkoşa’nın Gözyaşları adlı çalışmasında tespit edebildiği kapakların büyük çoğunluğunu kâğıda kopyalıyor. Kapakların bulundukları yerleri kayıt altına alıyor ve kapaklar üzerinde çözebildiği metinlerin transkripsiyonlarını da metne ekliyor.
Chamberlayne’in Kont Louis de Mas Latrie’ye duyduğu derin bir hürmet var, aslında süreçle ilgili çok fazla kaynak bulamadığım için çok net bir iddiada bulunmak istemiyorum ama eserin yayınlanması için Kont’tan maddi destek alma olasılığı yüksek. Neticede Kont, o dönem Fransa Tarihi Derneği ile Tarihî ve Bilimsel Çalışmalar Komitesi üyesi. Akademide önemli bir ağırlığı var meşhur eserini yayınladığında Kraliyet Arşivleri sorumlusu. Bu kişisel–akademik yakınlaşmayı anlamlı kılan bir arka plan da dönemin Doğu Akdeniz dengeleridir. Kıbrıs’ın 1878’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından Britanya’ya geçici olarak devredilmesi, Doğu Akdeniz’deki güç dengesini doğrudan etkileyen bir gelişmeydi. İngiltere, Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra Hindistan yolunu güvence altına almak amacıyla adayı stratejik bir üs olarak görürken, Fransa bu hamleyi Levant’taki kültürel ve diplomatik nüfuzunu tehdit eden bir adım olarak değerlendirdi. Bu dönemde Kıbrıs, doğrudan bir çatışma alanı olmaktan ziyade, İngiliz–Fransız rekabetinin arka planında yer alan bir gözlem ve denge noktasıydı. Chamberlayne’in Fransızca yazmayı ve çalışmasını Paris’te yayımlamayı tercih etmesi, bu hassas güç dengeleri içinde okunması gereken sembolik bir tercih olarak da değerlendirilebilir. Aslında buradaki ilginç detay Birinci Dünya Savaşı’nda harlayacak olan Levant’taki güç dengelerinin minik bir fısıltısı bile sayılabilir.

Chamberlayne’in Kont Louis de Mas Latrie’ye yazdığı ithafa yaklaşık bir çeviriyle bakalım;
“ENSTİTÜ ÜYESİ SAYIN COMTE DE MAS LATRIE’YE
Sayın Kont,
İzninizle, karşınıza çıkıp size sunulmak isteyen mütevazı bir küçük kitap var burada. Bu eserin en büyük mutluluğu, eğer lütfeder ve ona adınızı taşıma onurunu bahşederseniz gerçekleşmiş olacaktır.
Hiç şüphesiz, bu kitap sizin Histoire de l’île de Chypre sous le règne des princes de la maison de Lusignan adlı büyük eserinizin bir uzantısı olma iddiasında değildir; ne de geçici bir süs gibi o muazzam edebî tacınıza eklenmeyi arzu eder. Yine de, eğer ona bir nebze olsun nazik bir kabul göstermeyi uygun bulursanız, büyük bir onur duymuş olacaktır.
Çünkü sizin araştırmalarınız ve çalışmalarınız olmasaydı, eski deniz aşırı Fransız toplumunun bu güzel dönemine ait — bir o kadar da ilgi çekici olan — tarih, Vatikan, Kraliyet, San Marco ve daha nice kütüphanenin hazineleri arasında neredeyse bilinmez kalmaya devam edecekti.
Siz, tarihin sadık ve tarafsız bir sözcüsü oldunuz; ona yalnızca ses vermekle kalmadınız, aynı zamanda bu sesi hem tarih hem de sizin için layıkıyla kıldınız. Sayenizde bizler, Kıbrıs’ı Fransız hanedanlığı yönetimi altındayken olduğu haliyle görebildik. Bu adayı seven ve halkına sempati duyan herkes size en derin şükranlarını borçludur.”
Chamberlayne’in Fransızca yazma tercihini yalnızca kişisel bir entelektüel eğilim olarak değil, dönemin idari ve kültürel iklimi içinde de okumak mümkün. Nitekim metnin girişinde, bir yandan medeniyet ve modernleşme adı altında hızlanan tahribata karşı aceleyle kayıt tutma ihtiyacını vurgularken, diğer yandan İngiliz idaresinin Osmanlı hukukunu yorumlama biçiminden doğan koruma zaaflarına da işaret eder. Yani Chamberlayne’in ilgisi yalnızca taşların estetiğine değil, bu taşların hangi yönetim altında, nasıl bir görmezden gelinme pratikleri ve dönüşüm baskısı yaşadığına da uzanır. Bu yüzden önsöz, kitabın arkeolojik içeriğine geçmeden önce, dönemin ruhunu ele veren kısa ama çok öğretici bir çerçeve sunar.
Bu çerçeveyi en açık biçimde, Chamberlayne’in Temmuz 1889 tarihli önsözünde görüyoruz (yaklaşık çeviriyle):
“1887 yılı Nisan ayının 16’sı Cumartesi günü, Majesteleri Kraliçe-İmparatoriçe adına Kıbrıs Yüksek Komiseri olan Sir Henry Bulwer’in Lefkoşa’daki Emerghié (Ömeriye) Camii’ni ziyareti vesilesiyle, Ekselansları’na eşlik etme onuruna eriştim.
Bu cami, eskiden Aziz Augustin Tarikatı Rahiplerine ait olan bir kiliseydi. Gotik tarzda büyük bir nef ile inşa edilmiş olup, yapım tarihi 13. yüzyıl sonları ya da 14. yüzyıl başlarına tarihleniyor gibi görünmektedir. 1570 yılından beri camiye çevrilen Latin katedrali ya da bazilikası olan Ayasofya’dan sonra, Lusignan krallarının başkentinde hâlen varlığını sürdüren Latin kökenli en büyük ikinci eski kilisedir. Bu eski yapının yalnızca alt duvarları ve vaktiyle Ayasofya ile Saint-Nicolas kiliselerininkiler kadar güzel olan, fakat artık düz bir çatıyla değiştirilmiş olan tonozu taşıyan payandaları kalmıştır. Dış cephede, batı yüzeyinde hâlâ görülebilen yarım daire biçimli iz, bir zamanlar kiliseyi aydınlatan gül pencerenin alt kısmını oluşturuyordu.
Emerghié’deki mezar taşlarının hemen hepsinin parçalanmış ve kötü durumda olmasının, büyük olasılıkla bu tonozun çöküşüne bağlı olduğu düşünülmektedir. Gerçi Famagusta’daki eski Katolik Saint-Nicolas Katedrali’nde, 1571 yılında Osmanlı fatihlerinin Hristiyanlık karşıtı öfkesi ne mezarları ne de mezar taşlarını esirgememiştir; ancak Lefkoşa’da durum genelde böyle olmamış, yalnızca tasvirli kabartmaların çoğunun yüzleri acımasızca tahrip edilmiştir. Ayasofya’da ve Ermeni kilisesinde ise birçok mezar taşı hâlâ sağlam durumdadır.

Emerghié’nin zeminine gömülü çok sayıdaki yazıtı görünce, Ekselansları bana bunlardan bazılarını kopyalayabileceğimi lütufkâr bir biçimde belirtti. Öncelikle M. de Mas Latrie’nin Chypre adlı son derece ilginç eserinde yer almayanları kaydettim ve bunlardan bir kısmını bu seçkin tarihçiye gönderdim. O da bana teşekkür ederek “Tüm bunlar yayımlanmalı” diyerek beni teşvik etti. Bu teşvik üzerine, tüm yazıtları kopyalamaya karar verdim.
Emerghié’yi tamamladıktan sonra, M. de Mas Latrie’nin de belirttiği üzere, Ermenilerin tıpkı Türkler gibi halı kullandıkları için birçok taşın korunduğu Chartreuses Kilisesi’ne geçtim. Daha sonra, Osmanlı fethinden önceye ait pek çok parçayı barındıran Arab Ahmed Camii’ndeki yazıtları inceledim. Söz konusu caminin çevresindeki bahçe de bu tür parçalarla doludur. Sırasıyla, ne yazık ki büyük zarar görmüş bazı yazıtların bulunduğu, Türk valilerinin sarayı karşısında yer aldığı için “Saray Camii” (Sérail Camii) olarak adlandırılan camiyi de ziyaret ettim.
Ahmet Hulusi Efendi’nin nezaketi sayesinde, Ayasofya Camii’nin zemini temizlenmek üzere halı ve hasırlar kaldırıldığında, burada da birçok yazıtı kopyalayabildim. Ancak daha pek çoğu da mevcuttur. Ne var ki, bu cami şehrin ana camisidir ve burada neredeyse sürekli vaazlar veya ibadetler yapılmaktadır. Bu durum, Osmanlıların nezaketine rağmen bazı mezar taşlarına ulaşımı zorlaştırmaktadır.
Yazıtları çözümlemek her zaman kolay olmuyordu. Zira taşlar çoğu zaman oldukça yıpranmış ve üzerleri kalın bir toprak tabakasıyla kaplıydı. Harflerin son izlerinin kaybolmaması için bu tabaka büyük bir özenle temizlenmeliydi. Ancak, halkın ilgisizliği, zamanın tahribatı ve daha da kötüsü, Kıbrıs’ta özellikle doymak bilmez bir iştahla ilerleyen “modern medeniyetin” yıkıcı etkisi karşısında, elimden geldiğince tüm yazıtları ve taşları ihmal etmeden kaydetmeye karar verdim. Umuyorum ki bu parçalar, gelecekte başka arkeologların başka parçalarla bağlantı kurmasına vesile olacak. Zira bu taşlar, kaldırım taşları değiştirildiğinde ya da camilerde tadilat yapıldığında mutlaka yeniden ortaya çıkacaktır.
En aydınlanmış sayılan Batı ülkelerinde bile —örneğin İngiltere’de— geçmişe duyulan saygı ve tarihsel doğruluğa yönelik araştırma arzusu son yıllarda birçok arkeoloji cemiyetinin kurulmasına neden olmuşsa da, medeniyet ve modern restorasyonlar bazen büyük hatalar yapmaktadır. Fransa’ya gelince, birçok bakımdan yabancılara karşı ne kadar nazik olursa olsun, Sens Katedrali ile Bourbon Sokağı’ndaki Sayıştay Binası arasında bir yürüyüş yapmak, bir yüzyıllık “medeniyetin” nelere yol açabileceğini göstermek için yeterlidir.
Durum Batı’nın “aydınlanmış” ülkelerinde böyleyken, arkeolojik açıdan hiçbir şey ifade etmeyen, sadece eski kalıntılarda ucuz inşaat taşı gören ve modern zevkin çirkin yapılarını inşa etmeyi amaçlayan bir “medeniyetin” Kıbrıs’ta nasıl tahribat yaptığını siz düşünün. Örneğin Port Said —ki bugünlerde Guillaume de Tyr’in değil ama başka bir alanda Gesta Dei per Francos’un modern devamı sayılabilecek, Fransız onurunun 19. yüzyıldaki en büyük parlaklıklarından biridir— tıpkı İskenderiye gibi, Amathonte ve Famagusta kalıntılarından acımasızca sökülmüş yontma taşlarla inşa edilmiştir.
Famagusta’nın güneyindeki Varosha köyü, güçlü ve gururlu komşusunun kalan taşlarını elinden geldiğince tüketmiştir. 1887’de, fresklerle kaplı taşların Famagusta’dan Varosha’ya taşınıp adi yapıların inşasında kullanıldığını bizzat gördüm. Bunların eski şehirdeki özel mülklerden getirildiği söyleniyordu. Aynı taşlardan bir okul, bir yeni kilise yapılmış, hatta bu kilise sunağını Salamis mermerleri arasında bulmuş olabilir. Oysa, bu gibi durumlarda, Osmanlılar böyle bir şeyi Famagusta’da asla hoş görmezdi.
Mevcut Yüksek Komiser’in yönetiminde, hükümet bazı koruma önlemleri almışsa da, Türk yasalarının İngiliz hukukçularca yorumlanması her zaman bu önlemleri uygulamaya elverişli değildir. Büyük Sultan, Sadrazam ya da enerjik bir paşanın elindeki o “baba otoritesi” ile eksik ya da muğlak Osmanlı yasaları tamamlanabilirken, İngiliz idaresinde böyle bir şey beklenemez.
Modern medeniyetin Kıbrıs’taki eski anıtları tehdit etmesinin yanı sıra, bir başka tehlike daha vardır: yeniden inşa arzusu. Dindar Kıbrıslılar, köy kiliselerini büyütüp yeniden inşa etme isteği duyarlar. İngiliz yönetimi altında askerlik yükümlülüğünden muaf olan köylülerin refahı arttıkça, yepyeni ve büyük kiliseler inşa edebilmişlerdir. Ancak bazen, Pallurgiotissa veya Lefkoşa’daki Phaneromeni örneklerinde olduğu gibi, eski yapı yıkılarak yerine yenisi yapılmaya başlanır. Oysa Lefkoşa’da, Rönesans tarzında güzel bir templon’a (ikonostasis) sahip olan, sağlam ve mimari açıdan çok ilginç bir eski kilise olan Ghrysaliniotissa’yı iki kez yıkmak istemişlerdir. Hazırlıklara bile başlanmıştı. Neyse ki, o sırada Metropolit Başpiskopos Sophronios’un ön onayı gerekliydi. Bu aydın din adamı yıkımı reddetti ve konunun bir daha gündeme getirilmesini yasakladı.
Sevgili Kıbrıslı Hristiyan kardeşlerimizi tüm kalbimle sevsem de, Phaneromeni ve Pallurgiotissa gibi kiliselerden Avrupa boyunca yüzlerce benzerini görebileceğimizi, fakat Ghrysaliniotissa gibi bir yapının Roma’da veya İstanbul’da bile dikkat çekeceğini belirtmeden edemem. Çünkü bu kilisenin manastır duvarları, kubbesi, portikleri, arkaik kapıları, iç mekânında zarif templon’u, galerileri, vaftiz havuzu ve üzeri Yunan tasvirleriyle süslü mezar taşları vardır. Ayrıca, yerel bir söylentiye göre, Osmanlıların 1570’te şehri alması sırasında Ayasofya’dan buraya getirildiği söylenen dini tablolar da barındırır.
M. de Mas Latrie’nin işaret ettiği bazı mezar taşları ise ya kaybolmuş ya da başka yerlere taşınmıştır. Örneğin eskiden Larnaka’da olan ve Aziz Stephan’a adanmış bir hastanenin kuruluşuna dair iki taş bugün Lefkoşa’daki merkezi idare binasındadır.
Sonuç olarak, böylesine arkeolojik zenginliğe sahip bir ülkede ve böylesine sempatik ve sevecen bir halk arasında çalışmak, özel bir keyifti. Bu ada halkını üç yıllık konaklamam boyunca daha yakından tanıdıkça daha çok sevdim.”

Bu lahit kapaklarının iyi durumdaki bazıları (özellikle Ömerge ve Selimiye’den taşınanlar), şu anda Lefkoşa’daki Bedesten Ortaçağ Mezar Taşları Müzesi’nde korunuyor – hatta evvelce muhabbet ettiğimiz bir tarihçi bu lahit kapaklarındaki figürlerden biri ile Haçlı Seferleri ile önemli bağı olan bir kral ile de ilişki kuruyordu- hem onun izni hem de elimde net veri olmadığı için bu bağlantıyı spekülatif bir iddia olarak geçip- detaylandırmıyorum. 2018’de televizyona Buluntular ve Kalıntılar programını hazırlarken bir bölümde bu lahit kapaklarını anlatmayı planlamıştık ama kısmet olmadı, onun yerine Lapidery bölümünü yapmıştık ki görmeyenler için Lefkoşa’nın Kuzey yakasındaki en önemli müzelerden biridir- mütevazi bir bina müze olsa da içindeki koleksiyon oldukça önemli ve değerli, ziyaret etmemiş varsa gidip mutlaka ziyaret etsin. Haçlı seferlerine çıkan Beyrut eski Lord’u ünlü John of Ibelin’in uzak neslinden Dampierre Ailesine ait lahit, 13’üncü asır Kıbrıs Mareşali Adam de Gaures of Antioch’un mezar taşı, Venediklilerin güç ve iktidar sembolü Evanjelist Markos’un mermerden aslanı ve daha da önemlisi Lüzinyan Sarayı yıkılırken İngiliz Sömürge İdaresi dönemi sırasında ve Kıbrıs eski anıtlar müdürü olan George Everett Jeffrey tarafından 1901’de Sarayönü Meydanında bulunan Lüzinyan Sarayından taşınan gotik şaheser pencere bulunuyor keza bu saraydan günümüze kalan tek parça bu pencere.
Chamberlayne’in sayfalarında karşımıza çıkan bu taşlar, bugün yalnızca birer arkeolojik nesne değil; farklı yönetimlerin, farklı “medeniyet” anlayışlarının arasından geçerek günümüze ulaşmış kırılgan hafıza parçalarıdır. Lacrimae Nicossienses, bu hafızanın henüz tamamen dağılmadan önce tutulmuş bir kaydı gibidir. Belki de kitabın asıl değeri, tek tek mezar taşlarını belgelemekten çok, kaybolmak üzere olan bir geçmişe duyulan bu erken farkındalıkta yatmaktadır. Chamberlayne’in aceleyle ve sezgisel bir sorumluluk duygusuyla tuttuğu bu notlar, aradan geçen zamana rağmen Kıbrıs’ın Ortaçağ mirasına bakarken hâlâ düşünmeye değer bir başlangıç noktası sunmaktadır.
Referanslar
Brunehilde Imhaus. Lacrimae Cypriae (Les larmes de Chypre). Département des Antiquités, Chypre, 2004.
Tankerville James Chamberlayne. Lacrimae Nicossienses (Les larmes de Nicosie). Paris, 1894.

