Çocuğun Siyahı, Beyazı, Mültecisi Yok! Çocuk, Çocuktur!

Sinan Dirlik: Çok sert şeyler yaşıyoruz aslında. Ama Fransa’da mesela Le Pen kazanamadı. Reaksiyonlara baktım, Le Pen kazanamadığı için derin bir nefes alındı Türkiye’de de. Le Pen’in siyasi argümanları yabancı düşmanlığı üzerineydi. İslamofobi, başörtüsü karşıtlığı, göçmenlerin gönderilmesi konuları öne çıktı. Fransa’da çok fazla Türkiyeli var. Le Pen’in kazanamaması sayesinde oradaki Türkiyelilerin en azından bir dönem daha güvende oldukları düşüncesi, rahatlattı herkesi. Kendi ülkemize geldiğimizde ise bu empatiyi kuramıyoruz. Biz de etrafımızda “bize benzemeyenleri” istemiyoruz. Sizin de baş etmek durumunda kaldığınız konuların başında bu empati kuramama meselesi geliyor sanırım? Tabii bunun iki cephesi var. İlki “ev sahibi toplum”, bir de “gelenler”… Ev sahibi toplum zaten hasta. Gelenler zaten travmatik. Bu durumda sizin iki tarafla da konuşan, iki tarafı da iyileştirmeye çalışan bir dil kurmanız gerekiyor. Nasıl yönetiyorsunuz bu süreci?

Gökhan Fidan: Evet bu çift yönlü bir konu, uyum politikaları da öyle… Fransa’yı ben de izledim. Fransa solu Le Pen’e karşı olduğu kadar Macron’a da karşı bir tutum izledi. Sınıfsal bir aşınma, ekonomik bir zorlanma, hem aşırı sağın hem de liberal sağın karşısında tutum almaya zorladı insanları. Göç meselesi, 4 milyonu Suriyeli, üstüne Afgan, Pakistanlı sığınmacılar, insanlarda korku yaratıyor. Sayı da az değil, Türkiye ilk yıllar bunu tolere etti bir noktaya kadar ama toplumun önemli bir kesimi bunu bir risk, bir korku ve endişe kaynağı olarak görüyor. Milli birlik, milli kimlik açısından sorun olarak görüyor. Ama bu korkuları bir kenara bırakırsak, daha olumlu bir senaryoya, ortak bir gelecek hayaline yönelebilirsek mesafe katedebileceğiz. Sahada görüyoruz, çocuklar bir araya geldiklerinde kendi kimliklerini kaybetmeden ana diliyle, kültürüyle buraya bir zenginlik katıyor. Kaldı ki bir çok çocuk da burada doğdu. Buraya gelenler kendi kültürleriyle buranın kültürüne bir renk kattılar. İsveç’ta, Kanada’da göçmenler ülke kalkınmasına da olumlu katkıda bulundular. Gerek ekonomik üretim açısından gerek kültürel üretim açısından katkı sağladılar. Sahadaki çalışmalarımızda bunları anlatıp deneyimlediğimizde öğretmenler de bunun farkına varıyor. “Göçmenler geldi, işimizi elimizden aldı” yaklaşımını Almanya’da da gördük. Almanlar tedirgin oldular Türkiyeli göçmenler geldiklerinde. Bu anlaşılabilir ancak olumlu yöne de kanalize edilebilir bir durum aslında. Halepli bir arkadaşım var mesela, burada doğmadı ama Türkiye’nin zor durumdaki insanlara kapılarını açmasına karşı bir vefa duygusu hissediyor. Ama zaten bir vefa duygusuna da ihtiyaç yok, bu bir hak meselesi çünkü. Hatay’da çok sayıda Arap kökenli yurttaşımız var ve onlar ulus devlet içerisinde kendilerini bir renk olarak görüyorlar. Bir yandan kendi alt kimliklerini, kültürlerini korurken bir yandan da kendilerini ulusun bir parçası olarak görüyorlar. İnsanlar bir araya gelebildiklerinde korkularını aşabilecek ve ortak bir gelecek hayali kurabilecekler. Bu herkesin hakkı aynı zamanda. Kimse geri gönderilemez ama isterse gönüllü olarak geri dönebilir. Bu işin biraz uluslararası mülteci hukuku boyutunu da hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor topluma. Bir arada yaşamanın yollarını bulmamız, pratiklerini geliştirmemiz gerekiyor.

Sinan Dirlik: Bunlar biraz fazla romantik düşünceler değil mi? Her şeyden önce savaş travmasıyla, ağır bir travmayla geldi bu insanlar Türkiye’ye. Düşünün bir anda evinizi, mahallenizi, köyünüzü, şehrinizi bırakıp yollara düşüyorsunuz. Zor ve ağır bir durum. Bir kısmı burada kalmak durumundaysa da çoğu için Türkiye “transit ülke”. Daha batıya gitmek istiyorlar aslında. Araştırmalar, bir sığınmacının ülkesine geri dönüş süreci 15-20 yılı alıyor. Bir kısmı da mecburen burada kalmaya devam edecek. Daha batıya gidemediği veya ülkesine dönemediği için… Bu arada bizim de öyle çok kültürlü, çok dilli, çok kimlikli bir yapıya bayılan bir ülke olduğumuz söylenemez. Tek devlet, tek bayrak, tek millet söylemiyle yetiştirilmiş bir toplumuz. Bize sürekli bu empoze edildiği için kültürel, etnik çeşitlilikten pek de hazzetmiyoruz. Bu insanlar geldiler ve uyum sorunu yaşıyorlar. Dil bilmiyorlar, yoksullar, imkanları sınırlı. Sahadaki deneyimlerinizden yola çıkarak, bu insanların en öncelikli sorunu nedir sizce? Sizler çalışmaya başlarken nereden hareket ettiniz?

Gökhan Fidan: Evet biraz romantik olabilir. Bence de öyle… Sahada işin o tarafını görebiliyorum. Şöyle söyleyeyim, ben de sahada olmasaydım, masa başında olsaydım biraz daha politik bir yerden bakabilirdim. Ama sahayı görünce, iyi örnekleri, olumlu hikayeleri gördükçe daha iyiye inanmamı, hayal etmemi sağlayacak verileri de görebiliyorum. Ama elbette gerçekçi bakılırsa, 2014’e 2015’e kadar bir psikolojik sınır bulunduğunu söyleyebilirim. O döneme kadar siyasiler de bu savaşın kısa süreceğini, biteceğini söylüyorlardı. O dönemde gelenlere karşı çok yardımsever yaklaştı Türkiye toplumu. Kapılar açıp insanlar geldiğinde çok insan seferber oldu, o insanların eksiklerini giderebilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için. Toplumsal çatışmalar yoktu ve çok güzel örnekler yaşanıyordu. Başlangıçta dil farkı nedeniyle yakın temas da yoktu ama zaman içerisinde o da oluştu. Fakat sayı arttıkça iş “göç yönetimi” meselesine girdi. İşin insani yanı bir tarafa, örneğin Avrupa’nın çok fazla mülteci almaması, sınırlı kapasitedeki Lübnan dışında Arap ülkelerinin almaması ve Türkiye’nin bu yükü üstlenmek durumunda kalması, sözünü ettiğiniz romantik düşüncelerin ötesinde gerçekçi politikalar üretilmesini zorunlu kıldı. Daha iyi bir ekonomik yapı ve daha gerçekçi politikalarla ben hala olabileceğine inanıyorum. Suriye yeniden inşa edilir ve orada insanların dönmesini mümkün kılacak daha güvenli bir gelecek olur ve insanlar geri döner. Burada eğitim görmüş yüzbinlerce Suriyeli genç, gelecekte iki ülke arasında köprü, barış elçisi olabilir. Yaşadığımız coğrafya, Ortadoğu çatışmaların, problemlerin olduğu bir bölge sonuçta. Gençlerle bir araya geldiğimizde ben ışık görüyorum. 20. Yüzyıl tarihine baktığımızda bölgede hep bir istikrarsızlık var. Osmanlının çöküşünün ardından yeniden çizilen sınırların yarattığı problemler var. Kurulan baskıcı rejimler var. Suriye hala bunu yaşıyor. Irak da bunu yaşadı. İçinde bulunduğumuz problemlerin tarihi arka planını da fark ediyor gençler. Gelecekte benzer sıkıntıların yaşanmaması için daha fazla çaba sarfedilmesi gerektiğini biliyorlar. Öyle bir coğrafyadayız ki tekçi bir yaklaşım mümkün değil. Elbette ulus devletler çağındayız ama gelecekte daha iyi olacağına inanıyorum.

Diğer sorunuza gelecek olursam, bizim çalışma alanımız eğitim araçlarının yaygın biçimde kullanılmasını kapsıyor. Daha önce de söylediğim gibi, bunu da ruh sağlığı uzmanlarının geliştirdiği araçlarla gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Hiç Türkçe bilmeyen bir çocuğun oyunla kendini ifade edebilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Okulda, sınıfta bir sıraya çekilip derse katılım göstermeyen öğrenci de sorun yaşıyor. Bu sorunların aşılması için geliştirdiğimiz araçları nasıl kullanacağımızı da konuşuyoruz öğretmenlerle. Derneğimizin kurucuları başta olmak üzere uzmanlarımızla, eğitimcilerimizle… Bunun için de araçlar geliştiriyoruz. Kullanımı, uygulaması çok kolay araçlar. Avrupa Birliği tarafından “başarılı iyi uygulama örneği” seçilen Yan Yana projemizden söz etmiştim.

Özellikle kukla, hikaye gibi uzmanların travma mağduru çocuklarla çalışabileceği araçları, pratikleri üreten bir kurumuz. Bu araçlara www.yanyana.biz sitemizden ulaşabilir ilgilenenler. 2013’ten 2017 ye kadar çalışmalar ilerledikçe okullarda eğitimciler için araçlar programlar geliştirme fikri doğdu. 2017 de İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile işbirliği yapılarak devlet okullarında çocuklar için, içinde tanışma, kaynaşma, ısınma, grup dinamikleri, oyunlar, sorunlara çözüm üretme gibi bir çok modülü olan 10 haftalık bir program geliştirildi. Binlerce çocuğa ulaştık bu programla. Ardından 2019’da AB tarafından fonlanan ve başarılı bulunan bu program 10 ile yaygınlaştırıldı. Yine Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Milli Eğitim Müdürlükleri ile Türkiye’de geçici koruma statüsündeki Suriyeliler başta olmak üzere göçmenlerin en fazla olduğu 10 il; İstanbul, Bursa, Konya, İzmir, Kilis, Antep, Urfa, Hatay ve Mersin’de bu projemiz uygulamaya başlandı. Bu kez sadece ilkokulları değil orta okulları da dahil ettik. İlkokul öğrencileri için geliştirdiğimiz oyunun yanına bir de orta okul öğrencileri için geliştirdiğimiz oyun eklendi. 650 psikolojik danışmana eğitici eğitimleri düzenledik ve o rehber öğretmenler bu çalışmayı kendi okullarına taşıdı. Öncelikle sınıf öğretmenlerine aktardılar bu çalışmaları. Proje Haziran’a kadar devam ediyor. Bu arada projeye aileleri de dahil ettik. Hatırlarsanız sohbetin başında çocuklar ne kadar bir araya gelirlerse önyargıları o ölçüde kırılıyor demiştim. Çocuklarda ilerleme ne kadar sağlarsak sağlayalım, ailelerin de bakış açısı önemli. O yüzden aileleri de projeye dahil ettik. Bütünleştirici bir aile programımız var. Bu da velileri teşvik edici bir program. Bir de kısa filmimiz var. Genel kamuoyundaki ön yargıları aşarak bir arada yaşam için daha çok düşünmek, empati geliştirmek amacıyla hazırlandı. Bu filmimizi de hem okullarda öğrencilere, velilere izletiyoruz hem youtube üzerinden farklı STK lar da yararlanabiliyor. Duygulara hitap eden, duyguların evrensel olduğu bir film. Çocukların olduğu kadar çalışanların da haklara sahip olduğunu, bunlara dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatan bir film.

Sinan Dirlik: Yine “Hak temelli çalışma” kavramı öne çıkıyor. Ne anlamalıyız hak temelli çalışmadan?

Gökhan Fidan: Bireylerin ayrım gözetilmeksizin, BM İnsan Hakları evrensel Beyannamesinde yer alan temel haklara erişimini önceliklendiren bir çalışma anlayışı. Çocukların hakları var mesela. Oyun hakkı, eğitim hakki, Kim olduğu, nereden geldiği, hangi sosyal sınıfa mensup olduğuna bakılmaksızın haklara sahip çocuklar, her insan gibi. Bunu hatırladığımızda o “mülteciler gitsin” diye başlayan olumsuz düşünceler yavaş yavaş arka plana düşmeye başlıyor. Bunu hatırlamaya ihtiyaç var. Geçici Koruma Statüsü nedir? Bu statüdeki Suriyelilerin hakları nelerdir? Aynı zamanda sorumlulukları nelerdir? Bu ve bunun gibi temel çerçeveden baktığımızda eğitim hakları, temel sağlık hizmetlerine erişim hakları var mesela. Elbette vatandaşlık hakları yok ama “geçici koruma statüsü” temel insan haklarına erişimde olumsuzluğa yol açmamalı. Tamam “nasıl olsa misafirler, nasıl olsa gidecekler” deniyor ama BM Yüksek Komiserliğinin hatırlattığı haklar da var. Gönüllü geri dönüş konusu var. Suriye’de savaş bitti diyenler var ama istikrarlı bir düzen kurulmuş değil henüz.

Benzer İçerikler
Devamı

1 Konuk 5 Soru: Algan Sezgintüredi

Mesut Demirbilek’le birlikte yazdıkları Kavgaz-Çantacı ile ortamlara hareket getiren Algan Sezgintüredi konuğumuz. Bir polisiye masası kuruyoruz. Hayatta olan ve olmayan yazarlardan üç…
Devamı

1 Konuk 5 Soru: Elif Key

O bizim için bir rock star! Ciğerimizi delen yazıların yazarı, uzaktaki en yakınımız. Bu haftaki konuğumuz Elif Key! En…

Reportare, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal, çevresel, ekonomik ve siyasal olayları analiz eden, bu alanlarda farklı görüşlere sahip programcı ve konukları ile yaşanan sorunlara yapıcı çözümler sunmayı amaçlayan tam bağımsız bir ortak yayın inisiyatifidir.

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli içerikler sunabilmek için desteğinize ihtiyacımız var. Youtube KATIL botunu üzerinden bize katkıda bulunabilirsiniz.

KATIL