Çöpe Atılmış Zamanın Simyacısı: Joseph Cornell’in Kayıp Dünyaları

0
72

İçinde, kimseye göstermediğin, belki de kendine bile itiraf edemediğin bir boşluk hissettin mi hiç?
Eski bir sinema biletini, yıllar önce kurumuş bir yaprağı, kumsaldan bir umutla cebine attığın o sıradan taşı ya da artık çalışmayan bir cep saatini neden yıllarca sakladığını düşündün mü?

Çoğu insan bunlara “çöp” der geçip gider. Ancak sen, o nesnelerin içinde hapsolmuş bir zaman dilimi olduğunu hissedersin. Onları çöpe attığında, o anın da sonsuza dek yok olacağından korkarsın. İşte bugün seninle, bu korkuyu, bu saklama ve biriktirme güdüsünü sanata, hem de dünyanın en tuhaf, en sessiz sanatına dönüştüren bir adamın, Joseph Cornell’in dünyasına girelim.

Senden ricam, okurken dışarıdaki dünyanın gürültüsünü bir anlığına kapatman. Kendi içine, o çok iyi bildiğin ama pek sık inmediğin kendi zihinsel bodrum katına doğru bir yolculuğa çıkmaya hazırlan. Çünkü Cornell’in hikayesi, aslında hepimizin içindeki o kırılgan, dünyadan korkan ama aynı zamanda dünyayı delicesine arzulayan bir çocuğun hikayesi.

Ütopya’ya İnen Karanlık Merdivenler

Şimdi gözlerini kapat ve 1940’ların New York’una, Queens semtindeki sıradan bir sokağa gidelim. Sokağın adı Utopia Parkway; yani “Ütopya Yolu”. İnsanın kendi ütopyasını, dünyanın en sıradan banliyö evlerinden birinin bodrum katında kurabileceğini kanıtlayan bir isim bu. Joseph Cornell, hayatının neredeyse tamamını annesi Helen ve serebral palsi hastası olan, tekerlekli sandalyeye mahkum kardeşi Robert ile birlikte bu küçük ahşap evde geçirdi. Hayatı boyunca hiç sanat eğitimi almadı. Ne resim çizmeyi biliyordu ne de heykeltıraşlık eğitimi almıştı. O, geçimini sağlamak için kapı kapı dolaşan bir tekstil satıcısıydı ve bu işten nefret ediyordu.

Sabahları evden çıkar, işi gereği Manhattan sokaklarında dolaşır, ancak asıl mesaisini ikinci el eşya satan dükkanlarda, bitpazarlarında ve eski kitapçılarda harcardı. Yerde bulduğu kırık bir kadehi, eski bir saatin çarkını, sararmış bir haritayı ya da bir tiyatro broşürünü alır, cebine koyar ve akşam olunca evinin bodrum katına inerdi. O bodrum katı, dışarıdan bakıldığında sadece tozlu eşyalarla dolu bir yerdi ama Cornell için orası bir “yedek parça departmanı” idi. Raflar boyunca dizilmiş, üzerleri kendi el yazısıyla etiketlenmiş beyaz ayakkabı kutularının içinde “Kelebekler”, “Deniz Kabukları”, “Yaylar” ve “Saat Parçaları” dururdu.

Peki senin kendi zihnindeki yedek parça departmanında neler var? Hayatında kırılan, dökülen ve bir gün onarılmayı bekleyen hangi duyguları o raflara kaldırdın? Cornell, bu nesneleri bir araya getirerek küçük, cam kapaklı ahşap kutular yapmaya başladı. Bu kutuların içine dünyaları sığdırdı. Ömrü boyunca Amerika sınırlarının dışına hiç çıkmamış, uçağa binmemiş bir adamdı o. Ama Fransa’nın, Paris’in sokaklarını, otellerini, o dönemin Avrupa haritalarını ezbere biliyordu; çünkü seyahatlerini ayaklarıyla değil, zihniyle, o kutuların içinde yapıyordu. Belki sen de bedeninin hapsolduğu bir yerden, sadece hayal gücünle çok uzak diyarlara kaçtın. İnsan bazen en uzun yolculuklarını, odasından hiç çıkmadan yapar, değil mi?

Zamanı Bir Kavanoza Hapsetmek: Untitled (Soap Bubble Set)

Şimdi onun o büyülü kutularından birinin önüne geçip içine bakalım. Eserin adı Soap Bubble Set, yani Sabun Köpüğü Seti. 1936 yılında yaptığı bu kutunun içinde oyuncak bir bebek kafası, sabun köpüğü üflemek için kullanılan kilden bir pipo, bir kuş yumurtası, bir kadeh ve eski bir ay haritası duruyor. Kutunun içinde sabun köpüğü yok; sadece pipo ve ayın yuvarlak formuyla o köpük hissi yaratılmış.

Sanat tarihçileri bu kutunun aslında bir “aile portresi” olduğunu söylerler. Oyuncak bebek kafası Cornell’in kendisini, yumurta annesini, pipo ise erken yaşta kaybettiği babasını simgeler. Tepedeki dört silindir ise ailenin dört çocuğudur. Ama işin asıl çarpıcı kısmı o görünmeyen sabun köpüğüdür. Bir sabun köpüğü düşün; o kadar güzel, o kadar ışıltılı ve o kadar kırılgandır ki… Tıpkı çocukluğumuz gibi. Dokunduğun an patlar ve yok olur. Cornell, çocukluğun o kusursuz masumiyetini ve kırılganlığını, cam bir vitrinin ardında sonsuza dek dondurmak istemiştir.

Senin hayatında sabun köpüğü gibi olan, çok güzel ama bir o kadar da dokunmaya korktuğun, patlayıp yok olacağından endişe ettiğin neler var? Bazen çok sevdiğimiz anıları, ilişkileri ya da hayalleri sırf zarar görmesinler diye bir camın arkasına koyarız. Onlara uzaktan bakarız, uzaktan severiz. Cornell de tam olarak bunu yapıyordu. Gerçek hayatın acımasızlığından, ölümden, hastalıklardan (kardeşinin durumundan dolayı bu kavramlarla hep iç içeydi) kaçıp, kendi kurguladığı o küçük, güvenli sabun köpüğü dünyasında yaşıyordu.

Yerçekimsiz Arzular: Untitled (Tilly Losch)

Bir diğer kutuya geçelim. Bu sefer karşımızda Untitled (Tilly Losch) var. Bu eserde, Viktorya dönemine ait elbiseler giymiş küçük bir kız çocuğu figürü, incecik iplerle havada asılı duruyor. Arkasında karlı dağ zirveleri, masmavi bir gökyüzü var. Kız adeta görünmez bir sıcak hava balonundan aşağı doğru sarkıyor. Özgür, hafif ve yerçekiminden muaf görünüyor. Ama kızın ellerinden aşağıya doğru sarkan kırmızı küçük bir boncuk var. O kırmızı boncuk, kompozisyonun tüm o uçuculuğunu, hayalciliğini bir anda yere, gerçekliğe çapalayan ağır bir yük gibi duruyor.

Bazen kendini tam da bu kız çocuğu gibi hissetmiyor musun? Zihnin, hayallerin seni çok uzaklara, bulutların üzerine taşımak istiyor. Başka bir hayatın, başka bir insanın mümkün olduğunu düşlüyorsun. Ama sonra ellerinden sarkan o kırmızı boncuk; yani sorumlulukların, ailen, korkuların, geçmişin seni aşağı çekiyor. Cornell için o kırmızı boncuk, Utopia Parkway’deki eviydi; annesiydi, bakıma muhtaç kardeşiydi. O hiç uçamadı. Bedeni o bodrum katında kaldı ama ruhunu o kız çocuğuyla birlikte dağların üzerine gönderdi. Kendi hayatında seni aşağı çeken kırmızı boncukların neler olduğunu bir düşün. Onları kesip atmak mı daha zor, yoksa onlarla birlikte uçmayı öğrenmek mi?

Ulaşılamayan Yıldıza Ağıt: Penny Arcade Portrait of Lauren Bacall

Cornell sadece geçmişteki nesnelere değil, dönemin ünlü aktrislerine de büyük bir tutkuyla, adeta dinsel bir ibadet gibi hayrandı. Bu hayranlık, bizim bildiğimiz anlamda bir aşk ya da şehvet değildi. O, bu kadınların sadece perdede yansıyan imgelerine aşıktı. Lauren Bacall’ın bir filmini izledikten sonra onun için tasarladığı Untitled (Penny Arcade Portrait of Lauren Bacall) isimli esere yakından bakalım.

Bu kutu, lunaparklardaki eski jetonlu atari makinelerine benzer. Gece mavisi bir fonun ortasında Bacall’ın bir profili durur. Kutunun yanlarında ise aktrisin çocukluk fotoğrafları ve köpeğinin resimleri vardır. Kutunun en üstünden tahta bir bilyeyi bıraktığınızda, cam yolların üzerinden hafif “çın” sesleri çıkararak zikzaklar çizer, Bacall’ın çocukluk ve yetişkinlik fotoğraflarının yanından geçerek aşağı iner ve en alttaki aynalı bölmeye düşer.

Bu hareket eden bilye, aslında Cornell’in ta kendisidir. O yıldıza, o kadına asla ulaşamayan; onun hayatının sadece kıyılarından geçip giden, ona uzaktan bakan ve sonunda kendi yalnızlığına (aynaya) düşen adamın hikayesidir bu. Sen de hayatında bazı insanları böyle bir camın arkasına yerleştirmedin mi? O kadar kusursuz, o kadar uzakta, o kadar “ikonik” gördüğün insanlar oldu mu? Gerçekten gidip onlarla konuşsan, onların da hataları, zaafları, terleyen ve yorulan sıradan bedenleri olduğunu görsen belki de büyüsü bozulacaktı. Cornell bu büyünün bozulmasını hiç istemedi. Kadınlarla gerçek bir fiziksel ilişki kurmaktansa, onların imgelerini kutulara hapsetmeyi ve onları birer “yarı-tanrıça” olarak sevmeyi tercih etti. Gerçek hayat dağınıktır, kirlidir, kalpleri kırar. Oysa bir cam vitrinin ardındaki aşk, sonsuza dek kusursuz kalır. Sen kendi ilişkilerinde bu camın arkasına saklanmayı seçtiğin anları hatırlıyor musun?

Zamanın Durduğu Yer: Medici Slot Machine

Cornell’in en görkemli serilerinden biri de Medici Slot Machine adlı kutularıdır. Bu kutuların merkezinde, Rönesans dönemine ait asil bir çocuk portresi yer alır. Çocuğun etrafı, eski haritalar, oyuncak bloklar, yaylar ve bilyelerle doludur. Kutunun önündeki kehribar rengi cam, sanki yüzyıllar öncesinden kalma bir toz bulutu gibi durur.

Cornell, Rönesans saraylarındaki bu çocukların trajik, kısa ömürlü hayatlarına bakarken, aslında kendi çocukluğunu ve kaybolan masumiyetini görüyordu. Kutuyu bir atari, bir oyun makinesi formunda tasarlaması çok acıdır. Eğlence ve hüznü, masumiyet ve kanlı tarihi aynı kutuda eritir. Biz de geçmişimize baktığımızda böyle yapmaz mıyız? O çok acı çektiğimiz anıları bile zihnimizde bir tür oyuna, bir nostaljiye dönüştürmez miyiz? Hatıralarımızı tıpkı Cornell’in kutuları gibi çerçeveler, onlara yumuşak bir ışık verir ve acılarını hafifletmeye çalışırız. Zihnin geçmişi yeniden yazma, onu estetik bir hale getirme gücü muazzamdır. Kendi zihnindeki o çocukluk fotoğraflarına bak; onların etrafına hangi bilyeleri, hangi oyuncakları dizerek o günleri daha katlanılabilir kılıyorsun?

Açık Bırakılan Bir Kafes: Toward the Blue Peninsula

Ve geldik belki de en iç burkan, en sessiz kutuya. Toward the Blue Peninsula, büyük ve inzivaya çekilmiş şair Emily Dickinson’a adanmıştır. Kutu bembeyazdır ve içinde hiçbir figür yoktur. Tel örgüden yapılmış, kafesi andıran bir alan vardır ve bu alanın tam ortasında açık bırakılmış bir pencere bulunur. Pencereden dışarı baktığında derin, uçsuz bucaksız masmavi bir gökyüzü görürsün. Şair sanki o kafesin içinde yaşamış ama az önce pencereden uçup o mavi sonsuzluğa karışmış gibidir.

Cornell, dünyadan izole yaşayan bu şairle kendi hayatı arasında derin bir ruhsal bağ kurmuştu. Dickinson da odasından çıkmayan, dünyayı sadece kelimeleriyle yaratan biriydi. Ancak Cornell bu kutuda birini hapsetmek yerine ona bir kaçış yolu, bir açık pencere sunmuştur.

Şimdi kendi içine bak. Kendini kendi ellerinle inşa ettiğin o görünmez kafeslerin içine kapattığın oluyor mu? Rutinlerin, korkuların, “başkaları ne der” endişelerin o tel örgüleri oluşturuyor. Peki, o pencereyi açık bırakacak cesaretin var mı? İçindeki o mavi yarımadaya doğru uçup gitmek, tüm o sınırları geride bırakmak istediğinde, seni tutan şeyin sadece kendi zihnin olduğunu fark edebiliyor musun? Cornell bu kutuyla aslında bize şunu fısıldıyor: Hapis de biziz, açık pencere de, dışarıdaki mavi gökyüzü de.

Maddenin Ötesi: Şifa, Yıldızlar ve Büyü

Joseph Cornell’in sanatını anlamak için onun inanç dünyasına da değinmemiz gerekir. O, Hıristiyan Bilimi (Christian Science) inancının katı bir takipçisiydi. Bu öğretiye göre, hastalık, yaşlılık ve ölüm aslında “ölümlü zihnin” birer yanılsamasıydı; asıl gerçeklik sadece “Ruh” idi. Cornell’in sanatı da bu inancın bir yansımasıydı. O, çöplerden, atılmış nesnelerden sanat yaparken aslında maddi dünyaya boyun eğmiyor; maddeleri ruhsal bir bağlama oturtarak, zamanın ve çürümenin ötesinde ölümsüz bir evren yaratıyordu.

Ona göre sanat, bir tür “beyaz büyü” idi. Dünyanın kaosuna, karmaşasına bir düzen getirme biçimiydi. Kendi midelerindeki dinmeyen ağrıları, kardeşinin felçli bedenini, evin içindeki o boğucu atmosferi aşmanın tek yolu, zihnin o ilahi gücüne sığınmaktı. Onun kutularında gördüğün yıldız haritaları, gökyüzü tasvirleri tesadüf değildir. O, kendi küçük bodrum katından evrenin sonsuzluğuna, yıldızların o yüce sessizliğine bakıyordu.

Hayatın ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, sen de kafanı kaldırıp gökyüzüne, yıldızlara baktığında o derin huzuru hissetmez misin? Bizim o devasa dertlerimiz, evrenin o sessiz ve soğuk ihtişamı karşısında nasıl da küçülür. Cornell, işte o ihtişamı bir ayakkabı kutusunun içine sığdırmayı başarmıştı. Sana da aynısını yapabileceğini söylüyor. Evren sadece dışarıda, teleskopların ucunda değil; senin zihninin içinde, anılarında ve hayallerinde.

Camın Ardından Dünyaya Dokunmak

Cornell’in kutularındaki o incecik cam levha üzerine biraz daha düşünmeni istiyorum. O cam, bizim modern dünyadaki ekranlarımıza ne kadar da benziyor, değil mi? Bugün biz de tıpkı onun gibi, hayatı çoğunlukla parlak bir camın, telefon veya bilgisayar ekranının ardından yaşıyoruz. İnsanları oradan izliyor, oradan seviyor, oradan nefret ediyoruz. Optik olarak dünyanın öbür ucundaki birine bir nefes kadar yakınız ama fiziksel olarak ona dokunmamız imkansız.

Biz de kendi hayatlarımızı, sosyal medyamızda tıpkı Cornell’in kutuları gibi düzenlemiyor muyuz? En güzel anlarımızı, özenle seçtiğimiz kelimelerle, dikkatle filtrelediğimiz fotoğraflarla çerçeveleyip sanal bir camın arkasına yerleştiriyoruz. Kusurlarımızı, acılarımızı o vitrinin dışında bırakıyoruz. Kendi kendimizin “küratörü” oluyoruz. Ancak bu durum bizi giderek daha yalnız, daha izole yapmıyor mu? Tıpkı Cornell gibi, insanlara gerçek, dağınık, terleyen, hata yapan halleriyle dokunmaktan korkar hale geliyoruz.

Cornell’in kutuları muazzam birer başyapıttır, evet. Ama o kutular aynı zamanda çok derin bir yalnızlığın, dünyaya doğrudan dokunamamanın verdiği o ağır hüznün meyveleridir. Sen kendi vitrinini yaratırken, gerçek hayatı kaçırmadığından emin misin? Camın arkasından izlemek güvenlidir, evet; hiç yara almazsın. Ama yara almadan yaşanmış bir hayata gerçekten “yaşanmış” denilebilir mi?

Son Sözler: Çekimser Bir Hayatın Bedeli

Cornell şöhret peşinde koşmadı. Eserleri milyonlarca dolara satıldığında bile o mütevazı hayatını değiştirmedi. O sadece, bodrum katına inip kutularıyla oynayan mahalle çocuklarının yüzündeki o büyülenme hissini her şeyden çok sevdi. Çünkü çocuklar, o kutuların birer sanat eseri veya para kaynağı değil, doğrudan içine girilecek birer düş dünyası olduğunu biliyorlardı.

Aralık 1972’de, 69. yaş gününden birkaç gün sonra Joseph Cornell, kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Hayatı boyunca kendi inşa ettiği zihinsel ve fiziksel sınırların içinden pek çıkmamıştı. Geriye olağanüstü, büyülü, insanın ruhuna dokunan yüzlerce eser bıraktı.

Ancak ölümünden kısa süre önce kız kardeşine söylediği, bir ömrün tüm muhasebesini yapan o son sözleri, belki de geride bıraktığı en önemli mirasıdır:

“Keşke bu kadar çekimser olmasaydım.” (I wish I had not been so reserved.).

Bu cümle, hayatını camın arkasından izleyen bir adamın son itirafıdır. O, dünyayı çok sevdi, çok inceledi, çok güzel anladı; ama ona çıplak elleriyle dokunmaktan, onun içinde kaybolmaktan hep korktu.

Şimdi, bu metni okumayı bitirdiğinde, kendi hayatına bak. Sakladığın, ertelediğin, korktuğun için adım atmadığın, “camın arkasında” tuttuğum neler var? Kırılmaktan, reddedilmekten, hata yapmaktan korktuğun için yaşamayı unuttuğun anlar neler?

Cornell, çöplerden, kaybolmuş eşyalardan sonsuzluğu yaratan bir büyücüydü. Bize sıradan olanın içindeki şiiri görmeyi öğretti. Ama aynı zamanda, çekimserliğin, korkunun insanı nasıl bir yalnızlığa mahkum ettiğini de kendi hayatıyla gösterdi.

Sen, kendi kutunu nasıl yapacaksın? İçine hangi anıları koyacaksın? Ve en önemlisi… O kutunun kapağını açıp, içindekilerle birlikte dışarıdaki o karmaşık, zor ama bir o kadar da muazzam hayata karışmaya cesaret edebilecek misin? Unutma, camın arkasındaki hayat her zaman güvenlidir; ama asıl rüzgar, asıl fırtına ve asıl güneş, sadece o camı kırıp dışarı çıktığında tenine değer. Keşke dememek için, şimdi o pencereyi aç ve mavi yarımadaya doğru bir adım at. Hayat, o adımın ta kendisidir.

Sevgilerimle…

Eren Çep, İstanbul

Kaynakça

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz