Düşünsene Muzaffer Abi. Doğduğun aile yoksul mu yoksul. Hayata bilmem kaç sıfır yenik başlamışsın. Üstte yok başta yok, karın tokluğuna bir yaşam… İçine düştüğün dünya soylular ve soylu olmayanlar diye ikiye ayrılmış. Yeterli beslenemiyorsun, bakımsızsın ve gelişimin de yetersiz. Mental sorunların var, algılama, öğrenme sorunları yaşıyorsun. Eh hal böyle olunca da daha ilk okuldayken kaydın siliniyor. On dört yaşında ortada kalmışsın, geleceğin meçhul… İşte öyle bir durumda çırak olarak kendini bir kitap ciltleme atölyesinde buluyorsun.
Baktığında her şey ne kadar da kötü gibi görünüyor, değil mi? Ama işte kimi zaman dibi gördüm dediğin yer hayata yeniden tutunmak için bir fırsat olabiliyor…
Bizim bu genç için de öyle bir dönüş yaşanıyor. Neredeyse ikinci bir başlangıç… Sonuçta bir ciltleme atölyesindesin ve kitaplarla haşır neşir olmak için her gün zamanın var. Okuma ilgisi giderek gelişiyor. Tarih, edebiyat, simyacılık, şiirler… Allah ne verdiyse okuyor. Okudukça daha çok okuyor, adeta bağımlısı oluyor. Bu yeni ortam yaşamını kökten değiştirecek gelişmelere gebe…
En çok fizik ve kimya kitapları ilgisini çekiyor. İki kitaptan çok etkileniyor. Biri ‘Zihnin Gelişimi’ydi galiba. Türkçesi öyle olmalı… Isaac Watts’ın eseri. “Dogmaların”, “klişelerin” ne kadar tehlikeli olduğunu, “eleştirel düşüncenin” önemini bu kitapla kavrıyor. İnsanın neden “sorgulaması” gerektiğini anlıyor. Sana ironik gelebilir belki ama Isaac Watts denen bu şahıs aslen bir ilahiyatçı. Bildiğin papaz… Gerçi her din adamı da bir değil…
Diğer kitap ise “Kimya Üzerine Sohbetler”. Jane Marcet’in… Çok kişi bilmez bu kişiyi. Bilimde öncü bir kadın… Deneyciliği, deneysel uygulamaları öğreniyor bu eserle. Öyle etkileniyor ki çok az parası olmasına rağmen gidip deney malzemeleri ediniyor, evinde deneyler yapmaya başlıyor. Bilim aşkı işte…
İster şans de ister çabalarının bir karşılığı, hayatını yeniden değiştirecek bir olay daha başına geliyor. Atölye müşterilerinden biri yalnızca soyluların katılabildiği bir konferans bileti veriyor ona. Öyle bir bilet ki bu piyango gibi…
“Kim bu ya? Öyle bir anlattın ki, fena merak ettim.”
“Faraday… Michael Faraday. Hani şu yaşadığımız çağda çok sayıdaki elektrikli, elektronik alet edevatı kullanmamıza sebep olacak buluşları yapan adam…”
“Vay be o muymuş bu?”
“ O ya…”
“Yani kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Hayat hikayesini bilmiyordum.”
“Öyle Muzaffer Abi. Hiç şaşırmıyorum. Çünkü bizim memlekette bilim denince akla yalnızca formüller, matematik, fizik, kimya gibi bilimler ve kısa yolla kazanç yaratacak buluşlar geliyor. İyi de birader bilimsel gelişmelerin ortaya çıkmasına sebep olan sosyal gelişmeler nerede? Toplumsal yapı, koşullar, hayat mücadeleleri? Ya felsefe, sosyoloji, sanat, tarih gibi toplum bilim konuları… Düşüncelerin özgürce gelişimi olmadan bilimsel akıldan bahsetmek mümkün olabilir mi?
“Bu mevzulardan anlamadığımız ortada değil mi? Baksana gençlere. Bizden daha aydın, daha ilerici olmalarını beklerken daha tutucu, dogmatik ve sabit görüşlerle dolular. Toplumu, yaşadığı, temsil ettiği değerlerin kökenlerini, tarihi, egemen düşünceleri, politik mücadeleleri ve gelişmeleri anlamayan, eleştirel akılla hayatı göremeyen bir dolu genç…”
“Sorma Muzaffer Abi. Çocuklara çok iyi matematik, fizik, kimya bilgisi verebiliyorsun vermesine ama o çocuklar ülkenin sosyal yapısını, politik aklını, toplumsal mücadele konularını analitik bir zihinle okuyabiliyor mu? Verilen bilgiyi de ayrıca tartışırım ama hadi diyelim iyi veriliyor, çoğu genç edindiği bilgiyle hayat arasındaki ilişkiyi neden kuramıyor? Yaşadıkları şeyin ne olduğunu, nelere maruz kaldıklarını anlamalarını geçtim sorguluma ihtiyacı dahi duymuyorlar. Bu nasıl bir akıl tutulması? Mesela yüksek öğrenimde olup da yüksek öğrenimin işleyişini, kurallarını, neden böyle yapılandığını, kimin çıkarlarına hizmet ettiğini tartışan kaç genç var?
Hadi ekonomi-politik akıldan yoksunlar, düzen zaten bunu iyice sağlamış. Bastırılmış, sindirilmişler. Hiç mi ‘neden’ diye sormazlar? Böylesi kurgulanmış ‘köle’ aklına neden karşı çıkamazlar?
Biliyor musun bazen tüm bunların kasıtlı olarak yapıldığı düşüncesine kapılıyorum. Şu yaşadığımız çağda tıkır tıkır işleyen küresel sömürünün akılcılıktan soyutlanan insanlar üzerinde daha kolay işlediğini bildiğimize göre diyorum, büyük ihtimalle devlet denilen yapılar da onu yöneten politik egemenler de kapitalizmin efendilerine göre ayarlanmış…
Eğitim kurumları, idareciler, karar vericiler yaşanılan şu düzenin dışında mı bulunuyorlar? Tartışılamaz ayrıcalıklara mı sahipler? Vaktiyle iyi hatırlıyorum, dersin birinde mevzu olmuştu. Bilirsin işte özel üniversite. Dedim “çocuklar, hani şimdi sınıftayız ve ders esnasında bir deprem oldu ve maalesef buradan bir kısmımız yaralı kurtuldu, bir kısmımız sizlere ömür. Siz hiç bu üniversiteye girişte sizin bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak korumanızı garanti eden bir sözleşme imzaladınız mı? Öyle ya para veriyorsunuz, hizmet alma ilişkisine giriyorsunuz.”
“Nasıl yani, bunu gerçekten de sordun mu?”
“Evet, neden sormayayım. Sonuçta tüm günleri orada geçiyor. Diyelim ki üniversitenin kusuru neticesinde gençlerden biri ya da bir kısmı ağır sorunlar yaşadı. Mesela yemekhanedeki yemekten zehirlendiler… Yaşanan kusurdan doğan zararı kim karşılayacak? Ortada bağlayıcı bir sözleşme yok.
Önlerine kasıtlı olarak konulmuş engelleri aşarak, bir üniversiteye girebilmenin gururuyla gelmişler zaten oraya, bunu mu düşünecekler? Değil mi ama? Günün sonunda üniversiteye girmiş olmaları yaşadıkları düzenin onlara sunduğu büyük bir lütuf.
Mesela dedim, size derslerin içeriği ve kalitesi bakımından garanti veren bir sözleşme sundular mı hiç?”
“Sen de abartmışsın iyice?”
“Abartırım tabi… Ne yani önlerine ne sunulursa kabul mu etsinler? Ama takılma bunlara Muzaffer abi, zaten onlar da boş gözlerle baktılar. Böyle bir şeyi akıllarından bile geçiremediklerine eminim. Büyük ihtimalle ilk kez böyle bir soruyla karşılaşmışlardır.
Diyelim ki dersin hocası ameliyat oldu ve dersi vermeye devam edemiyor. Aynı nitelikte bir hoca vermek yükümlülüğü doğmaz mı? Bunun sözleşme ile garantiye alınmasından daha doğal ne olabilir? Neticede bir hizmet ilişkisi söz konusu. Üniversiteler her öğretim yılı için para almayı biliyor. Hatta alamayınca haciz yollarına dahi başvurabiliyorlar. Sonra yok efendim üniversiteler ticari kuruluş değilmiş. Kim kimi kandırıyor arkadaş?”
“Yani hakkın olabilir. Şimdi ticaret yapıyorum yıllardır. Neticede herkes aldığı verdiği şeyin garanti altında olması için sözleşme yapıyor.”
“Bir vakitler de devlet üniversitesinin birinde öğrencilerin eğitim amaçlı uygulamalı bir çalışması için rektörlükten destek istemiştik. Her zamanki gibi rektör ‘paramız yok’ deyince inat ettik, gittik konuyu araştırdık. Gördük ki mediko sosyal diye bir yapı var. Sağlık kültür ve spor dairesi diye bir yere bağlıymış. Üniversiteye giriş esnasında öğrencilerden alınan kayıt harçları var, bilirsin. Meğer o paralar buraya aktarılıyormuş. Yalnızca öğrencilerin faaliyetlerinde harcanmak üzere. Eh dedik buradan isteyelim. Başında biri vardı. Ona gittik. Dedik ihtiyaç bu, bize para lazım… Düşün öğrencileri yalnız bırakmamak için ben de oradayım. Olur da çocuklar konuşamaz, isteyemez diye. Ya da ezmeye kalkmasınlar düşüncesiyle… Oradaki kişi para kalmadığını söylemiş bizi savuşturmuştu. ‘Nasıl olur? Daha yılın ortası’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Elimiz boş dönmüştük anlayacağın. Ama sonra gerçeği öğrenince ne saydırmıştım bir bilsen.”
“Nasıl yani, neymiş gerçek?”
“Yıl boyunca parayı harcamamaya çalışıyorlarmış Muzaffer Abi. Sonra yılın sonunda buradaki biriken para bütçe fazlası diye rektörlüğün gider bütçesine aktarılıyormuş. Anlayacağın rektörün makam giderleri, dekanların giderleri buradan karşılanıyormuş. Nasıl ama?”
“Yuh diyorum başka da bir şey demiyorum.”
“De tabi. Ama işte bilmezsen böyle ayakta uyutulursun. Bizim öğrenciler, gençler yaşadıkları toplumu, egemen ilişkileri, değerleri, inançları ve ortaya çıkardığı sosyal yapıları, kamusal kurumların nasıl işlediğini bilmezse, yalnızca kitaplardan ya da egemen düzenin hocaları tarafından aktarılan kontrollü bilgilerle sınırlı bir eğitim anlayışına boyun eğerlerse durum bu hale gelir. Bilimsel akıl toplumun, toplumsal mücadelelerin içinde yeşerir Muzaffer Abi, öyle yalnızca okul sıralarında değil. Hem sınıflar bazen gerçekleri görmeye de engel olabilir… Unutma ki eğitim içeriğini kontrol edenler düşünceleri de gerçeklik algısını da kontrol altında tutarlar…
Yani açıkçası Muzaffer Abi, toplumun eşit yurttaşlık ilişkileri üzerine inşa olduğunu, devlet ve vatandaş arasındaki ilişkinin karşılıklı bir sözleşmeye dayalı olduğunu, hülasa Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”ni bilmezlerse halimiz anca bu olur.
Bakış açısı tabi… Eğer eleştirel aklı geliştiremez, itaat fikrini gençlere her yolla ekersen toplumsal konulara, politik gelişmelere sığ bakılmasına sebep olursun. Hatta ilgilerini yok edecek düzeyde de yönetebilirsin her şeyi. Bu egemen sınıfların çıkarına bir durum. Sanırım dijital teknolojiler, çocukluktan başlayan bilgisayar oyunları, yazılım uygulamaları, medya araçları hep bir komut ilişkine dayalı olarak işliyor ve aklı bu yönde eğriltiyor. İnsanları daha erken yaşlarda toplumsal gerçeklikten kopararak, sistemin komutlarına boyun eğer hale getiriyor. Dikkat edersen herkes önlerine ne sunuluyorsa onlarla yaşar hale geldi…
Sonra yakındığın şeyleri boşa konuşur oluyoruz. Üniversite yarışında yaşananları, işin böylesi sığ yönetimini gördükçe akla, çağa aykırı bulmaktan öte artık trajikomik buluyorum… Ülkeye baksana… Devlet vatandaş ilişkisinde ne görüyorsun? Her şey tek taraflı yürüyor gibi. Bir tarafta büyük bir korumanın altında bürokrasi temsilleri diğer yanda vatandaşlar, yani kullar, köleler… Vergi dairesine git, sağlık ocağına, hastaneye, okula, herhangi bir kamu kurumuna git aynısını görürsün… Şimdi bu bozuk, eşitsiz hali değiştirmeden, özgür bir ortam, eleştirel bir akıl gelişebilir mi?”
“Mümkün değil…”
“Değil tabi. Neyse Faraday’a döneyim. Daha iyi anlayacaksın… Faraday bileti elinde o yıllarda Londra’da halka açık düzenlenen kimya konferanslarına katılıyor. Bu konferansları düzenleyen “Kraliyet Enstitüsü” adında bir yapı var. O kurumun başındaki kişiyle de tanışıyor. Şimdi ismi aklıma gelmedi. Ama anlayacağın soylu sınıftan biri. Düşünsene ta o yıllarda halka açık bilimsel konferanslar… Bak bizde böyle bir şey yapılsa kaç kişi katılır diye düşünme sakın!
Tabi bizim genç soylu sınıftan değil. Kendini ortaya koyması için sahip olduğu tek şey bilim aşkı. Her konferansa katılıyor, notlar alıyor. Deneyleri izledikçe gözleri parlıyor. Hatta bu konferansların sonunda aldığı notlarla bir de kitap çıkarmış. Kitabı konferansı düzenleyen o enstitü başındaki kişiye gönderiyor.
Hayat bu işte. Kitaptan etkilenen bu kişi asistanını işten çıkarınca bizim bu gence iş teklif ediyor. Ve deney asistanı olarak onu işe alıyor. Böylelikle bizim ilk okuldan atılmış gencimiz daha 21 yaşındayken kendini “Kraliyet Enstitüsü”nde buluyor. Şimdi Muzaffer Abi lise derslerinde şu adamı böyle anlatsalar, bilim daha bir sevilmez mi? Ha, ne dersin?”
“Sevilir tabi. Yani bir masal gibi insanı içine çekiyor. Merak ettiriyor…”
“Faraday zamanla birçok yeni bilim insanı tanıyor. Andre Marie Ampere ve Alessandro Volta öne çıkan isimler… Bilirsin elektrik çalışmalarına damga vurmuş kişiler… Bu ikisiyle sürekli iletişim halinde kalıyor ve ilerleyen süreçte elektrikteki gelişmeleri daha bir iyi anlıyor. Öğrendikçe merakı artıyor. Ve de elektrik başta tüm kuvvetleri birbiri ile ilişkilendirecek, her şeyi basitleştirecek bir keşif konusuna aklı takılıyor.
O zamana kadar herkes elektriğin kablonun içinden akıp giden bir akım olduğundan emin. Ama Danimarkalı bir fizikçi şans eseri elektrik kablolarının pusula iğnelerinin yönünü değiştirdiğini fark edince işler değişiyor. Bu çok garip geliyor o zamanlar. Kablonun içinden akan bir kuvvet dışında, üstelik temas etmediği bir şeyi nasıl etkileyebilir? Faraday bu deneyi bir makalede okuyor. Ve bu keşiften yola çıkarak “elektrik manyetik alan oluşturuyor olmalı” tezini geliştiriyor. Neyse çok uzatmayayım, çalışa çalışa neyi buluyor biliyor musun?
“Bilmem mi, elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren tarihteki ilk elektrik motorunu.”
“Evet, tam üstüne bastın… Tabi deneyleri sonunda bir soru daha doğuyor. Bir elektrik alanı manyetik alan oluşturuyorsa manyetik alan da elektrik oluşturamaz mı? Uzun uğraşlar sonunda bir makine ile kesintisiz elektrik akımı oluşturmayı başarıyor. Bu insanlık tarihinin ilk “dinamosu”. Tarihin belki de en önemli keşiflerinden biri.
“Evet gerçekten de elektrikle çalışan ne varsa her şeyin kökeni buraya kadar iniyor.”
“Faraday herkese çılgınca gelen fikirleriyle dikkat çeken biri. Elektriğin de ‘gözle görünmeyen’ bir ışık yaydığını söylüyor o zamanlar. Hatta her şeyin, güneşin bile bizim göremediğimiz bir ışık yaydığını. Işığın da bir tür elektromanyetik dalga olduğunu söylüyor. Eh sen misin böyle ilerici fikirler ortaya koyan… Gülüyorlar… Kimse inanmıyor. Ama bizim o ilk okulu bile bitiremeyen genç kraliyet enstitüsüne profesör oluyor. İnanılmaz bir hikaye değil mi?
“Doğrusu hayat hikayesini de dinleyince buluşlarını, yaptıklarının hangi dönem içinde neyi değiştirdiğini daha iyi anlamış oldum.”
“Ama bizim adamın eğitim altyapısı çok zayıf sonuçta. Bu durum hayatını çoğu zaman olumsuz etkiliyor. Bir de geldiği sınıf yok mu? Deneyleriyle başarılı biri olmakla birlikte teorik arka plan zayıf. Lakin ne olursa olsun kendini ispat etmiş, saygın biri artık. Üstelik onun bu sıkıntısını biri çözüyor. Ona inanmış ve eksiklerini giderecek biri. Kim olduğunu tahmin edemezsin.”
“Yani bilmiyorum desem…”
“James Maxwell…”
“Yapma ya? O da mı onunla çalışmış?”
“Bilim tarihi çok ilginç değil mi? Ama şunu anlamalı. Bilim insanlarının yaşamları, bulundukları toplumsal koşullar, her şey bilimi ve nedenleri kavramak için çok önemli… Şu anlattığım gelişmeler 1700’lerin sonuyla 1800’lerin ortası arasında yaşanmış. Düşünmenin, özgür düşünmenin, eleştirel düşünmenin öneminin yükseldiği bir zamanda… Şu talihe bak ki biz bu yüzyılda hala orta çağ aklıyla mücadele halindeyiz.”
“Coğrafyadan şansızız diyeceğim ama dünya da beter yahu… Bizim işimiz o dönemlere göre daha zor sanki. Yani içinde bulunduğumuz koşulları, sömürü egemenlerinin, devletlerin ellerindeki gücü düşününce… Açıkçası bize Faraday’ın bileti gibi bir bilet lazım. Köklü değişimleri getirecek bir şans bileti…”

