Hindi, Muz, Zeki Müren…

0
186

Yılın son günleri İstinye Tersanesinden tekaüt Hacı Muzaffer Bey ve Hatice Hanım için hayli gerilimli; biz, evin yeni yetmeleri için heyecanlı ve eğlenceli günlerdi. Emirgan’daki dede evinin yılbaşı yaklaşırken yegâne konusu eve hindi alınıp alınmayacağıydı ki bunun için gizliden gizliye bahis girişimleri olsa da herkes Hatice Hanım’ın zaferinden emin olduğu için kimse bahse girmeye yanaşmazdı.

Reşitpaşa’daki Salı pazarının yakınlarında hindi sürüleri, mahalle kasabının vitrininde semiz hindiler görülmeye başladığında vakit namazlarına gidip gelirken kafasını sinirli sinirli sallayıp derin bir la havle çekiverirdi Hacı Muzaffer Bey. Camiden eve döndüğünde, olağan koşullarda kapıdan “Çavuuuş ben geldim!” diye seslenen adamın sessiz sedasız odasına çekilmesinin nedenini pek ala biliyor olmamıza rağmen hınzırca “ah acaba hasta mı oldu?” sorularımıza karşılık anneannem “Hı hı! Karnı ağrıyordur dedenin! Ben biliyorum onun karın ağrısını, ben biliyoruuum” diye söylenirdi dişlerinin arasından…

Gazetelerde çoktan “Bu yıl televizyona dansöz çıkacak mı?” tartışmalarının başlayıp, Zeki Müren’in geleneksel yılbaşı mesajını hangi cicisiyle sunacağına dair ilk tahminler yayınlandığında Hatice Hanım o meş’um cümleyi kahvaltı masasında, Hacı Muzaffer Bey’in en sevdiği tahin pekmez tabağına uzandığı tam o anda patlatıverirdi: “Huu, unutma bugün!” Masadaki derin sessizlik benim çay bardağımın içindeki kaşığı çıngır çıngır karıştırmamla bozulurdu. Sonucu bilir yine de o en keyifli anın tadını çıkardığım o muzurluğu yapmadan duramazdım. Hatice Hanım’ın tatlı sert tonlanmış “Sen de kes çıngırdamayı, Erciyes yaylasında koyun güder gibi, ne bu?” repliği ve benim kikirdememle son bulurdu sahne. Dedem mi? Uzandığı tahin pekmez tabağından elini çekip “La havle ve la kuvvete…” diye tıslayarak kalkardı masadan. Anneannem en muzip gülücüğüyle bize kaş göz işareti yapıp “Hiiç söylenme efendi, o hindi şu tezgâha gelecek! Hiiç söylenme!” diye seslenirdi Hacı Muzaffer Bey’in ardından.

Anneannem Hatice Hanım

Salı pazarına birlikte giderdik dedemle. Yolda uzun uzun sebze meyve seçmenin inceliklerini anlatır, arada birkaç gün önce ezberlemem gereken sureyi ezberleyip ezberlemediğimi kontrol ederdi. Eğer becerip ezberleyebilmişsem bakkal Hilmi’ye uğramamız ve bir paket çikolatayı kapmam garantiydi. Çocukluğum boyunca öğrendiğim her sure için bir paket çikolata aldım dedemden. Dikkatle dinler, varsa dilimin dönmediği ayeti düzeltinceye kadar tekrarlatır, kusursuz okumayı başardığımda ensemden başıma şöyle bir sıvazlayarak okşayıp elime bir paket çikolatayı tutuşturuverirdi.

Yılbaşı öncesi gittiğimiz Salı pazarında dedemin tavrı değişirdi azıcık. O zamanlar şimdiki gibi dünyanın dört bir yanından ithal edilen meyveler yoktu tabii… Portakal, mandalina, elma, ayva… Kışın bulup bulabildiğimiz meyveler bunlardı, hadi en fazla kestane… Muz pahalıydı, öyle her zaman alınmaz, alınsa da çocuklar için alınırdı. O yüzden Salı pazarı seferlerimizde dedemin pahalı meyvelerin bulunduğu tezgahlara meylettiğini görmezdim pek. Ama yılbaşı öncesi durum değişirdi. Göz ucuyla muz tezgahına bakar, kendi içerisinde bir hesaplaşma yapar, diğer tezgahlara yönelirdi hızlıca. Tüm pazar alışverişi tamamlandıktan sonra gönülsüz gönülsüz muz tezgahına yönelir, gözüyle işaret ederek “tart şuradan 1 kilo evladım” derdi dişlerinin arasından ki işte bu, Hacı Muzaffer Bey’in Hatice Hanım’a teslim bayrağını çektiğinin ilk işaretiydi. Nitekim pazar dönüşü mutfak tezgahında muz hevengini gören Hatice Hanım hiç bozuntuya vermez, hatta eni konu görmezden gelir, dedemin daha fazla üzerine gitmezdi…

“Tart şuradan evladım”, dedemin tüm pazar tezgahlarındaki sipariş sözüydü. Dokunulmazdı tezgahta hiçbir ürüne. Ben bazen heyecanlanıp herhangi bir sebze ya da meyveye el uzattığımda hemen uyarır, “zerzevatı gözünle seçeceksin evladım” derdi, “herkes bir kere ellerse o zerzevatın hali nice olur? Pazarcı senden sonrakine nasıl satar öyle mıncıklanmış zerzevatı değil mi?” diye tamamlar, gözüyle işaret ettiği sebzeyi tarttırırdı pazarcıya. Olur da pazarcının zevzekliği tutar, çürük çarık sebzeyi itelemeye kalkıştığını görürse hemen yine gözleriyle müdahale eder, “onu bırak evladım, yandakini koy” derdi sertçe.

Mutfak tezgahındaki muz hevengini görmezden gelerek nihai zaferinin ilk etabını garantileyen Hatice Hanım, ikinci hamlesini ertesi gün yarıya inmiş kuruyemiş kavanozlarını dedemin kahvaltı masasından göreceği şekilde dizmesiyle yaşanırdı. Bu noktada söz, yerini gösteriye bırakır, Hacı Muzaffer Bey bu kez kahvaltı sofrasından kalkmaz ancak kahvaltı boyunca oflayıp puflayarak hoşnutsuzluğunu hissettirirdi. Hiç oralı olmazdı Hatice Hanım, ertesi gün, bir sonraki gün, ta ki dedem fındık, badem, kuru üzüm dolu kesekağıtlarını yarıya inmiş kavanozların yanına bırakıncaya dek. Kesekağıtları kavanozların yanında belirdiğinde eğer havasındaysa Hatice Hanım, “azıcık ceviz de alaydın iyiydi” diye eğlenirdi hafiften ama tabii ancak o müthiş sezgisiyle hindinin geleceğinden emin olduğunda… Hoş, her zaman kazanacağını bilirdi Hatice Hanım ama yine de işi şansa bırakmayı tercih etmezdi…

Muz ve kuruyemiş, hindinin müjdecisiydi ve aslında neşelenmek için zaten yeterince sebep oluşmuştu çoktan ama altın vuruş, semiz bir hindinin mutfak tezgahında belirdiği andı. Yılbaşından iki gün önce Hacı Muzaffer Bey”in nafile direnişi kırılır, en suratsız haliyle mahalle kasabının kapısından girer, şaşırtıcı biçimde selamün aleyküm’ünü fısıldayarak savurup, kesesine en uygun bulduğu hindiyi işaret ederek “tart şunu” derdi. Gözüyle seçtiği hindi her zaman kesesine uygun çıkardı ki tahminim, kasabın önünden her geçişinde çaktırmadan hindileri gözüyle ölçüp biçtiği yönündeydi. Yoksa nasıl bu kadar şaşmaz bir hesap tutabilirdi ki?

Hindi mutfak tezgahında belirdiğinde Hatice Hanım’ın yüzünde güller açar, pek az gördüğüm en kadın haliyle “Hu, çay demliyorum, yanında sevdiğin kekten de var…” deyip ödül müessesini devreye sokardı. Dedem aslında bal gibi çok keyif aldıysa da Hatice Hanım’ın bu halinden, ilgilenmiyormuş gibi yapar ve “sonra, sonra…” diye tıslayarak yukarı, odasına çıkardı.

Dedem Hacı Muzaffer Bey

Hindi asla yılbaşı gecesi pişirilip sofraya çıkarılmazdı. Bu, Hatice Hanım’ın Hacı Muzaffer Beyle sessiz kavli olsa gerekti ama muhtemeldir ki dedem, hindinin yılbaşı akşamı sofraya konup konmayacağı tedirginliğini yaşardı hep. Bilirdi gerçi, yapmazdı Hatice Hanım ama… Yapabilirdi de…

Hacı Muzaffer Bey evine alkol sokulmasından hiç hazzetmese de evin gençleri ne yapar eder yılbaşı gecesine saatler kala meşrubat şişeleriyle birlikte votka şişelerini sokmayı başarırlardı. Meşrubat şişelerinin tıngırtıları duyulduğunda dedemin huzursuzlandığını, usulca kafasını uzatıp eve giren dayımın elindeki torbalara hoşnutsuz bakışlar fırlattığını görürdüm. İstese müdahale edebilir, torbaların içine bakabilir ve illâ ki votka şişelerini yakalayabilirdi ama vaktiyle yaşanan birkaç talihsiz yüzgöz olma vakasından sonra bir daha hiç yeltenmemişti buna. Evin gençlerinin “başarılı operasyonun” rehavetiyle kikirdemeleri, Hatice Hanım’ın kaş göz işaretleriyle son bulur, meşrubatlar mutfağa, votka şişeleri ise emin bir zulaya yerleştirilirdi.

Her zamankinden erken oturulurdu yemeğe. Anneannem, dedemi incitmeyecek sadelikte bir sofrayla adeta geçiştirirdi o akşamı. Olabildiğince sessiz, olabildiğince hızlıca yenen yemeğin ardından dedem ajans haberlerini izleyip hemen “haydi iyi geceler” diyerek odasına çekilirdi. Bu, Hacı Muzaffer Bey’in hane halkına “ne haliniz varsa görün” mesajı olurdu. Hatice Hanım’ın “Ne o? Pek de erkencisin bugün?” sataşması, yine Hatice Hanım’ın bizlerin gevşek gevşek gülüşmesine fırsat vermeyen kaş göz işareti ile bastırılır fakat o sataşma aynı zamanda gecenin başlangıç vuruşuna dönüşürdü. Dedem o sataşmaya karşı hışımla bir geri dönüp Hatice Hanım’a sert bir bakış fırlatsa da cevap vermez, “la havle ve la kuvvete” fısıltılarıyla odasında kayboluverirdi.

Dedemin odasına çekilmesiyle birlikte meyveler, kuruyemişler, meşrubatlar çıkıverirdi ortaya. Gençler votka şişelerine el attığında Hatice Hanım “şşşş! Gebermediniz, bekleyin adam uyusun bari!” diye azarlar fakat bu azar, kıyın kıyın cola bardaklarına votka dökülmesini engellemeye yetmezdi.

Zeki Müren, smokiniyle siyah beyaz ekranda boy gösterip ağır makyajlı gözlerini süzerek yeni yıl mesajını verdiğinde anneannem mest olur, paşasına duyduğu derin hayranlığı ifade edecek söz bulamaz ve ancak “Aaamiiin, inşallah” diye ellerini açıp hepimiz için hayırlı bir sene duasını ederdi. Asıl merak konusu az sonra sahne aldığında hangi cicisiyle çıkacağıydı Zeki Bey’in… Bugünün ölçülerinde hayli homofobik sayılabilecek bir kadının Zeki Bey’e duyduğu hayranlık ve saygı çelişki gibi görünse de bu, tıpkı Hacı Muzaffer Bey’in asla ve kat’a onaylamadığı yılbaşı kutlaması talebine gösterdiği saygı kadar olağan ve sıradandı.

Hindiyi merak ediyorsunuzdur muhtemelen… Hindi, mutfak tezgahına bırakıldığı gün buzluğa kaldırılır, ancak yılbaşını takip eden üç ya da dört gün sonra sofrada arz-ı endam ederdi. Hatice Hanım özenle pişirdiği hindinin en güzel parçasını gülümseyerek bırakırdı dedemin tabağına. Hacı Muzaffer Bey hafifçe kaşlarını çatarak hepimizi süzer sonra mutlu bir besmeleyle yumulurdu çavuşunun pişirdiği hindiye.

Hindi, muz ve Zeki Müren dede evimin o eşsiz birlikte yaşama tutkusunun simgelerindendi. Sevgi anlaşmak değildi ne de olsa…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz