Kadıköy’ün Yalnız Çocuğu: Can Gox

0
922

Ulvi: Kaybedenler’de müzikleri yapmayı sen istedin galiba. Tam emin değilim ama Ada (Mehmet Ada Öztekin) öyle bir şey söylemişti.

Can Gox: Başkasına verselerdi ciddi kavga çıkarırdım. Sonuçta biz hazır olarak bekleyen adamlarız. Kaan abi, Mehmet bunun farkında zaten. Ada bir şeyi planlamadan hareket eden biri değildir. Önceden, “müzikleri Can yapacak” diye bir şey vardı zaten içinde. Beni toplantıya çağırdıklarında da o işin bana ihale edileceğini hissettim. Oturduk ve “ben yapacağım” dedim. Erol Abi (Reportare: Sahi kim bu Erol Egemen?)  Tolga da gelecek dedi. Mehmet orada oturuyor. “Önceden söyleyeyim, ben yapacağım, beni ikna etmeye çalışma durumu olmasın” dedim. Bu şekilde, Kadıköy’de sokakta, açık havada bir masada konuşuldu yani. “Bir şeyler imzalanacak, haberin olsun” dediler. Bakmadım bile. Her zamanki imzalar işte. Wake’in kaydını getirmiştim yanımda. Evde şarap içerken, oyun mikrofonunu kullanarak, gitarla bir kayıt yapmıştım. “Bu da filmin içinde olacak” deyip dinlettim. Tamam dediler. Film daha çekilmeden, şarkılarını benim yapacağım konuşulmadan, ilk şarkısını götürmüştüm yanımda yani. Senoryoyu bile okumamıştım. E ama Kadıköy filmiydi bu. Bizim hayatımız yani. Senaryoyu göstermeselerdi de aynı şarkıları yapardım.

Ulvi: Coverlar, telifler konusunda bir iki hikâye var, onları da anlatsana?

Can Gox: Doğru! Melancholy Man! Çok acayip. Onu alamadılar çünkü telif hakkı bölünmüş bir şarkı… “Şarkının %20’si benim” diyen adam İsviçre’de yaşıyor. Bir tanesi bilmem nerede yaşıyor… Öbürü bilmem nerede. Her birinden muvafakat almaya çalışıyorsun. O kadar zor ki… Prodüksiyonunu alabilirsiniz dediler, üniversitenin yöneticileri devreye girdi. “Muddy Watersdan alamıyoruz ama size prodüksiyon hakkını alalım, siz yapın” dediler. Bir günümüz var tabii her zamanki gibi. Ertesi gün konserimiz var, biz konsere davul nereden buluruz diye düşünüyoruz. Yani çok amatörce bakıyoruz o işlere. Ghetto’da açılış konseri olacak, 150-200 kişi gelir diye düşünüyoruz ama 1000 kişi geldi abi!Sen o geceyi biliyorsun zaten… Davul ayarlayalım da kendi davulumuzla çalalım diyoruz mesela. Ben Sarıyer’den davul alacağım, bu arada stüdyoda şarkı yapılıyor. Erdem şarkılarını yapıyor, alt yapılarını yazıyorlar… Durum bu! “Abi yarım saat uğrasana, şunu oku da git” dediler, ben Sarıyer’e davul almaya giderken, arada stüdyoya uğrayıp kayıt yaptım. Kadıköy’de ev stüdyosu gibi bir yer. Gittim, Melancholy Man’i bir kerede okudum, gerisini siz halledersiniz deyip çıktım, davulun peşine düştüm. Ertesi gün “yetişti mi şarkı” diyorlar. E yetişti tabii ama nasıl? Soloyu bile ertesi gün, konsere gitmeden önce midi klavye alarak attık. Erdem soloyu kucağında çaldı. Melancholy Man’in hikâyesi böyle. Sonra diğer şarkılar da bana ihale edildi. Erdem Antalya’da yaşıyordu, gel beraber yapalım şunu dedim, geldi. Kadın sesine ihtiyaç var, çünkü filmde kadının önemli bir yeri var. Gülce sonradan dahil oldu böylece. Cavit altyapıları yüklendi. Şarkı bazlı çalıştık. Sonuçta 20 bin satış gerçekleşti. Büyük rakam CD için.

Sinan: Kaybedenler Kulübü’nden sonra dizi müzikleri de yaptın. Nasıl oldu bu?

Can Gox: Onur Ünlü de bizden çok farklı bir adam değildir.Aynı tayfadandır, kafa yapısı aynıdır. Çok ilginç bir hayat görüşü var. Kamera arkasına geçtiğinde her şeye çok değişik bakabilen bir insan… O da bir kaybedendir. Baba kaybedendir, ruhu da bizimle birdir. Eşi Funda arkadaşımdır. Bir gün beraber yemek yedik. Ben metin okumadan, tanışmadan girmem bir işe. Bu güne kadar bir duruşumuz var, onu da sakat bir şeyle yamultmayalım derdindeyim. Yoksa çok iş geliyor. Ama abuk sabuk işlere girmek istemem. O yemekte çok fazla ortak cümleler, ortak görüşler çıktı. Birbirimize çok ısındık. Tam da albümüm çıkmak üzere, gelin dinleteyim size albümü, ne istiyorsanız da veririm diziye dedim. Bu risk tabii! En iyi şarkını diziye verirsin ama dizide hiçbir şey olmaz, şarkı da öylece kalır. Şubat’a verdiğim şarkı çok ses getirdi. Daha öncesinde Kuzey Güney durumu var. Dizinin en sağlam zamanı. Mehmet Ada dolu dizgin gidiyor, reytinglerde ilk sırada. Kıvanç patlamış, Rıza yürümüş gidiyor. Mehmet sağ olsun kolladı beni. Haydar Haydar’ı dinlettim Mehmet’e. “Sakla bunu, bu şarkı benim, hiçbir yere verme” dedi. Bir iki revize yapıp şarkıyı geliştirip gönderdim. Meyhane sahnesine koymuş, ağır bir sahne. Orada çaldırarak oynatmış oyuncuları. Genelde bilirsiniz, yönetmenler sonradan görüntünün üzerine montajda yerleştirir şarkıyı. Mehmet hem şarkıyı dinletti, hem içirdi, hem oynattı oyuncuları. “Araya çay” davası oradan patladı mesela. Artık rakı arasında çay meselesini her yerde görmeye başladım. Finale de koydu şarkıyı. Rıza’nın ölüm sahnesine… Twitter’da TT oldu. Diziye, filme Mehmet Ada ve Kağan abi ile bulaşmış oldum yani. İşi bırakmamın da sorumlusu onlar (kahkahalar). Ama çok iyi oldu tabii. Benim hayatımın kırılma noktalarıdır, kaderimi yönlendiren kişilerdir onlar. O yüzden saygıda kusur etmem. Eğer onları dinlemeseydim hep keşkelerle kalacaktım. İş hayatında direktörlüğe gelmişken, el sıkışmak üzereyken kaderimi değiştirdiler. Belki iş hayatında kalsaydım şu anda bilmem kaç bin dolar maaşla çalışan, altında arabaları, sağlık sigortaları vs olan bir adam olup çıkacaktım. Ama bana ne bütün bunlardan? Gerekirse aç kalırsın ama müzikle devam edersin!

Ulvi: Bir de Eskişehir’de “Uluma” hikâyesi var. Onu da anlatsana.

Can Gox: Fikrin kimden çıktığını bilmiyorum. Filmde de var zaten, “Şenol çağırdı geldim abi” durumu… Şenol, “böyle bir durum var, okuma yapılacak” dedi. Eskişehir civarında da bir kısa film çekileceğini söyledi. Uluma’yı çekecekler. Belgesel tadında bir şey olacak. Benim de katılmamı istediler. Ben aslında orada bir şey çalmıyorum. Şenol’un okuma ritmine eşlik ediyorum sadece. Arkada abuk sabuk hareketler yapan bir gitarist! Ama zikir halinde okunan çok çok güçlü bir metin! Amerika’yı yerden yere vuran, aynı zamanda yücelten, dans ettirirken arada çekip tokadı yapıştıran bir metin. O metne uydum. Buldukları araba bozuldu, arabayı ittik falan. Sonra Eskişehir’e geldik. 25 şişeye yakın viski içmişiz, bardaki tüm viskileri bitirdik. Ama sabah 8’de hazır ol vaziyetindeydik. Mehmet Ada çok disiplinlidir o konularda. Çok güzel bir zamandı. Eskişehir’den Şenol’a aşağı inip, Ege-Akdeniz yapıp öyle döndük İstanbul’a. Hayatım boyunca unutamayacağım bir 10 gün geçirdim. Derken Şubat’a bir şarkı daha verdim. Müslüm Gürses’in “İtirazım Var” şarkısı. Sonra Şubat, “Dal Gonca”yı bir daha kullanacağız dedi. Eh, kullanın madem dedik, 2 kere kullandılar şarkıyı. Sonra da “Neredesin Sen” geldi.

Sinan: Dal Gonca nasıl çıktı? Bir hikâyesi var mı?

Can Gox: Var… Metni okuduğumuzda dizlerim çözüldü. Buna bir şey yapmamız gerekiyor dedim. Erdem’de bir tane beste, altyapı vardı, onun üzerine bir kere okudum, çıktım. Ne geldiyse. Beste de değil aslında. Yani oturup “şöyle yapalım, şu akordan şuraya giderken şu olsun” değil, yine gönül işi! Oradan devam ettik, “aman abi bozma çok güzel bu” dediler, bu şekilde kaldı. Stüdyoda demodan sonra ikinci kez okudum, bitti Dal Goncayı...  Metin çok güçlü olunca zaten dünyayla bağın kopuyor, gözünü kapayıp söylüyorsun, açtığında “tamam, dokunma bitti!” diyorlar. “Şurasını düzeltsek mi?” diyorsun, “bitti işte!” diye tersliyorlar insanı.