YAS… KİMİN YASI?
Şimdi bir önceki bölümde sorduğum soruya döneceğim sevgili okuyucu… Hani demiştim ya: “Kişinin kendi kaybından dolayı iç dünyasında yaşadığı yas ile içinde yaşadığı toplumsal çevrenin kendisinden beklediği yas görüngüleri arasında farklar var mı?” diye… İşte oraya…
Her kim olursa olsun ister eşiniz ister babanız ister evladınız ya da bir başkası… Kaybınızla hiç kimsenin sızamayacağı, derinliğini kestiremeyeceği bir bağdır aranızdaki. Kaybın ruhunuzdaki karşılığı, yarattığı deprem ölçülebilir, tartışılabilir, hatta çoğu kez, çoğumuz için uzunca bir zaman üzerinde konuşulabilir değildir.
“Çevre” sadece ritüellerin değil, sizin davranışlarınızın da takipçisi. Kederinizi, acınızı nasıl taşıdığınız, bunu nasıl gösterdiğiniz, “yastaki insanlara” özgü davranış sergileyip sergilemediğiniz ve hayata devam etme, hayata yeniden karışma hızınız çevrenizin eleştirel bakışları altında yaşanıyor. Bu noktadan sonra yasınız artık size ait olmaktan çıkıyor ve siz kendinizi başkalarını tatmin edecek ölçüler içerisinde bir matem showunun aktörlerine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz.
Yasınız sizin için ne kadar özel ve öznelse çevrenizdekiler için o kadar sosyal, o kadar kamusaldır. Kaybın yaşandığı andan itibaren toplumsal bir beklenti halesiyle çevrelendiğinizi hissedersiniz şaşkınlıkla. Yazılı olmayan kurallar devreye girer ve siz tam da o noktada bir karar vermek durumunda kalırsınız: Ya hissettiklerinizi iç dünyanızda hissettiğiniz gibi yaşayacak ya da çevrenizdekilerin sizden beklediği gibi yaşayacaksınız…
Buraya kadar okuma sabrını gösterdiyseniz, bilin ki bütün okuduklarınız, bir bakıma kendi yasımın bir parçasıydı… Ölüme biraz daha geniş açıdan bakmak istedim… Okurken yasımı paylaşmış oldunuz… Teşekkür ederim…
BUNLARI DA DİNLEMEK İSTERSENİZ:
Abdülhak Hamit, eşi Fatma için yazdığı Makber’inde “Derler ki unut o aşnayı,/ Gitti tutarak reh-i bekayı,/ Sığsın mı hayale bu hakikat?/ Görsün mü gözüm bu macerayı?” sözleriyle derin acısını ve umutsuz isyanını dile getirir. Makber simsiyah, koyu karanlık çığlığıdır Abdülhak Hamit’in. Hafız Burhan bu çığlığı günümüze taşır…
Babasına duyduğu sonsuz sevgi ve özlemi Cem Karaca “Baba” şarkısında dile getirir: “Daha dün beraber geçmişten bahseder/ kahveni içerdin aynı köşende/ Şimdiyse ne kaldı geriye senden/ Bir kara ıslak tümsek bir de taş bana/ Bir avuç altın öğüt mirasın bana/ Ellerinle anlatır, dilinle söylerdin/ Gözlerinle sever, belli etmezdin/ Biliyor ve inanıyorum şimdi yukarıda/ Koruyor ve gözetiyorsun beni hala/ Bir dolu şey söylendi analar için/ Bu da benim ağıtım olsun ardından baba”
Ve hangi yaşta olursanız olun, derler ki babanız öldüğünde büyürsünüz… Babanız ölene kadar hangi yaşta olursanız olun, küçümen bir çocuksunuz… “Bana bir masal anlat baba…” diyen, hep babanızın anlatacağı masala kulak kabartmaya hazır bir çocuk…
[i] Hablemitoğlu Şengül, “Yas, Uzun Bir Veda”, s. 30, Doğan Kitap,
[ii] Alevi Ritüelleri için Kaynaklar: Cenaze Erkanı, Alevi Öğretisinde Cenaze Töreni
[iii] Aleviler’de Ölümle İlgili Ritüeller
[iv] Seyfeli Canan, “Ermeni Kilisesi’nin Bir Ritüeli olarak sivil cenaze merasimleri” İÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 30/2014, s. 3
[v] Sevivon “Yahudi Cenaze Törenleri”
[vi] Güç Ahmet, “Yahudilikte Defin ve Sonrasına Ait Gelenekler” Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1/2001, s 63
