Kolivadan Helvaya: Ölüm Acısı, Ağız Tadı…

0
3396

AĞIT… ACI VE KEDERİN DIŞA VURUMU…

Kaybedilen bir kişinin, yaşanan ağır, acı bir olayın ardından duygular sözcüklere ağıt olarak dökülür. Ölüm, hastalık, felaket gibi çaresizlikler karşısında yaşanan derin çaresizlik, isyan, korku gibi duygular ezgili olarak dillendirilir. Buna “ağıt söyleme”, “ağıt yakma” denir ve hemen bütün kültürlerde ağıt farklı biçimlerde de olsa yer alır. Eski Türk topluluklarında “sagu” olarak adlandırılan ağıt, Osmanlı Divan edebiyatında “mersiye” olarak geçer. Batı kültürlerinde ise “elegy” ya da “requiem” ölenlerin ardından hissedilen derin acının ezgilerle dışa vurumudur.

Sümer toplumunda ölenin arkasından ağıt yakan grupların olduğu, ağıt yakma geleneğinin bulunduğu biliniyor. Yine eski Çin’de 7 gün süren yas döneminde, özellikle de öleni defnetmek üzere taşırken ağıtçıların kendilerini yerden yere atarak ağıt yaktıkları, rahip ve müzisyenlerin de bu törene eşlik ettiği aktarılıyor. Japon Şinto törenlerinde ise ağıtçıların ağır başlı bir tutumla cenazeye eşlik ettikleri ve manzum ağıtlar söyledikleri biliniyor.

Fotoğraf: Ağlayan Kadınlar Lahdi/ İstanbul Arkeoloji Müzesi

Eski Yunan’da “Koronai” denen ağlayıcı kadınlar cenazelere eşlik ederlerdi ve bu kadınların toplumda özel bir statüsü vardı. Yunan ve Roma sanatında cenaze töreni sahnelerine geniş biçimde yer verildiğinden bugüne ulaşan çok sayıda eser bulunuyor.

Yahudilerde 7 günlük yas müddetince “şarkıcı kadınlar” (II. Târihler, 35/25), “ağlayıcı kadınlar” (Yeremya, 9/17) ve “hünerli kadınlar” (Yeremya, 9/17) adları verilen bu işi meslek edinmiş kadınlar, ölen kişinin önemine göre uzun veya kısa şiirler söylerler ve koro halinde haykırarak ağlarlardı. Hz. Dâvûd’un Saul (Tâlût) ve Yonathan için yaktığı ağıt bu tarz şiirlere bir örnektir (bk. II. Samuel, 1/18, 27). Milâttan önce X. yüzyıla ait Byblos Kralı Ahiram’ın lahdi üzerinde bellerine kadar elbiselerinin üstünü yırtmış olan kadınların saçlarını yoldukları görülmektedir.

Bugüne ulaşan bir Rum Ortodoks ağıtına kulak verelim isterseniz:

Ayşenur Kolivar’ın müthiş sesinden, “Yusuf’a Ağıt” ı da anmadan geçemeyeceğim… Kalan Müzik bu nefis kaydı armağan etmiş bizlere…

İslâm’dan önce Araplar arasında ağıt yakma ve yas tutma merasimlerinin varlığı bilinmektedir. Araplar bu çeşit merasimlere niyâha-nevha, nedb-nüdbe, resâ-mersiye, mâtem, bükâ ve na’y gibi isimler verirlerdi. Eski Araplar’da da ölülerin arkasından ücretle elbiselerini yırtıp saçlarını yolarak ağlayan birtakım kadınlar vardı; ağıtçılığı meslek haline getirerek geçimlerini bu yoldan temin eden bu kadınlara nâiha-nâihât deniliyordu. Ağıt sırasında yaptıkları hareketlere göre sâlika (çığlık atan), ressâe (mersiye söyleyen), hâlika (saçlarını yolan) ve şâkka (üstünü başını yırtan) gibi isimler alan bu kadınlar menâha denilen ağıt söyleme mahallinde toplanarak hep birlikte ölünün iyiliklerini ve kahramanlıklarını anlatan ezgiler okur, ses ve hareketleriyle çevredekileri elem ve ıstıraba boğan hazin bir matem havası meydana getirirlerdi. (Bk: Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi)

İslam dininin hoş görmemesine rağmen ağıt geleneği İslam sonrasında da devam etmiştir. Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında, Sünni ve Alevi, Şii topluluklarda günümüze kadar ağıt geleneğinin sürdürüldüğü görülüyor.

Resim: Nuri İyem

Anadolu’da çok eski tarihlere dayanan ağıt geleneği, Yaşar Kemal’in eşsiz “Ağıtlar” yapıtıyla günümüze geçmişin acılarını taşır. 1939-1942 yılları arasında Toroslar’dan yollara düşen Yaşar Kemal ağıtları derler. “Ağıtlar” da şöyle aktarır serüvenini Yaşar Kemal:

“Ölüm karşısında insanın şaşkınlığı, korkusu, inanmamazlığı… Ölüm, insan soyunun en çok uğraştığı macerası olmuştur. İnsan soyu bilinçlendiğinden bu yana ölümsüzlüğü aramış, ölümü yenmek için yapmadığı etmediği kalmamıştır. İnsan ölümü yenmek için öylesine çok şey yaratmıştır ki, inanmak güç. Tanrılar, ölümde tanrılara sığınma, dünyamızdan başka dünyalar yaratarak o dünyalara sığınma, destanlara, ağıtlara, şiirlere sığınma… Düşlere sığınma. İnsanın ölümden kaçmak için yaratarak sığındığı düş dünyaları öylesine zengindir ki, insanoğlu ölümden başka hiçbir şeyle uğraşmamış dersiniz. Elimizdeki en eski yapıt olan Gılgamış Destanı bile bir ölümsüzlüğü aramanın yapıtıdır. Ve ölüm törenleri, buna bağlı olarak da ağıt törenleri o günden, o günden çok öncelerinden, bu güne kadar sürüp geliyor.

Ölüm törenleri her toprakta kendine göredir. Türlü özellikler gösteren bu törenlerin ortak yanları da vardır: bu da törenlerde ağıt yakmadır. Daha da çok bu ağıtları kadınların yakmasıdır.  İran’da, Orta Asya’da, bugünkü Yunanistan’da, Kürtlerde törenlerde ağıt yakmalar sürüyor. Kürtlerde ağıt yakmaların başka bir özelliği de var, oralarda, yani İran’daki, Irak’taki, Suriye’deki, Türkiye’deki Kürtlerde, ölülerin üstüne erkekler de ağıt yakar.

Benim burada amacım salt, ölüm törenlerinin, ağıt yakmaların insanlık macerasıyla birlikte, belki de sözden önce başladığına şöyle bir değinmektir. Ve bu ölüm törenleri, ağıt yakmalar, dünyanın birçok ülkesinde günümüze kadar geldi. Böylelikle de insanların ölüm karşısındaki durumu, ölüm karşısındaki acıları, tesellileri, umutları, umutsuzlukları, içlerindeki şiir, korku, sevinçleri birçok karmaşık iç içe geçmiş duygular ortaya çıkarabilir.

Görüldüğü üzere ağıtlar hemen her kültürde insanların acısını, isyanını, kederini sonraki kuşaklara taşımayı başarmış. Sayısız örneği bu kısa bölüme sığdırabilme olanağı bulunmadığından, bir hastane ağıdı ile noktalayalım bu bahsi:

https://www.youtube.com/watch?v=BzJFkK1oteQ