BİR ÖLÜYLE NE YAPILIR?
“Ölüm, canlı bir varlığın tüm hayati fonksiyonlarının son bulması” demiştik ya, işte ölümün gerçekleştiği o andan itibaren sosyal olarak bir dizi sorunla karşılaşıyoruz.
İlk olarak fiziki bir sorunla karşı karşıyayız: Ölü bedeni ne yapacağız?
İkinci olarak da duygusal bir sorun bekliyor bizi: O ana dek hayatımızın bir parçası olan, soluk alıp veren, ortak deneyimler paylaştığımız, belki hayatımızı sürdürmemizde baskın bir rol oynayan ancak artık var olmayan kişi ile kalan ömrümüzde ilişkimiz nasıl olacak?
İşin fiziksel yanı konuyu daha da ilginçleştiriyor. Bazen tüm bir hayatı paylaştığımız bir insanın ölümü ile birlikte artık yok olduğu gerçeğini kabullenme ve onu yaşayanların dünyasından uzaklaştırma çabamızdaki hız şaşırtıcı. Ölen bir insanın yaşayanların dünyasından uzaklaştırılması genellikle saatleri, bazen en fazla birkaç günü alıyor, ölüm kabulleniliyor ve ölen kişinin yaşayanların dünyasıyla fiziksel bağı hızla koparılıyor.
Ölü bedenin hızla bozulması, çürümesi, kokuşması bu “hızlı uzaklaştırmanın” gerekçesi elbette. Bu hızı inanç sistemleriyle gerekçelendiriyor ve ölen kişinin “ruhunun huzur bulabilmesi için” hızla defnedilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama mesela Endonezya’daki bazı toplulukların ölü bedeni yaşayanların dünyasında tutma çabası bir yanıyla ezber bozuyor. Mumyalayarak ölü bedeni yaşayanların dünyasının parçası haline getirmek fazla sert ve abartılı bulunabilir elbette fakat var böyle uygulamalar.

Genel kabul ölü bedeni çeşitli yöntemlerle yaşayanların dünyasından uzaklaştırmak olunca gelin öncelikle bu “uzaklaştırma”, “ölü bedenden kurtulma” yöntemlerine bir bakalım:
DEFİN GELENEKLERİ: GÖMME, YAKMA, TERK ETME…
Ölü bedenin ne yapılacağı konusuna insanlar kültürel olarak farklı çözümler üretmişler. Genel olarak Ortadoğu’dan Batıya doğru yayılan tek tanrılı dinler, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam kendilerinden önceki çoğu kültürün geleneğini sürdürmeyi tercih etmiş ve ölen kişinin bedeninin toprağa gömülerek imha edilmesi yoluna gitmiş. Asya din ve kültürlerinde ise ölü bedenin yakılarak imha edilmesi benimsenmiş. Buna karşılık bazı ekstrem örnekler de yok değil. Nitekim Endonezya ve Afrika’da bazı toplulukların ölü bedenleri imha etmek yerine onlarla birlikte yaşamayı seçtiklerini görüyoruz. Endonezya’nın Sulawesi adasında, Toroja kabilesinin ölülerine saygı gereği cesedi özel bir karışımla koruyarak evin, sosyal yaşamın bir parçası haline getirdikleri biliniyor.
Eski Türk topluluklarında ölü bedenin akıbeti, biraz da nasıl ve neden öldüğüyle bağlantılı olarak belirlenmiş. Erken dönemlerde ölü bedenleri yakma adeti görülse de Türklerin “kurgan” mezarlar oluşturdukları ve ölülerini gömdüklerini biliyoruz. Ölü bedenin yaşam alanından uzak bir bölgede, dört direk üzerine konarak, tabutla veya ağaca asılarak doğaya terk edilmesi de bilinen adetlerden biri. Güney batı Çin’de ölülerin tabutlara konarak dağ yamaçlarına asıldığı, yine Çin’in bazı bölgeleriyle Tibet ve İç Moğolistan’da ölülerin rahipler tarafından parçalanarak doğaya bırakıldıkları biliniyor. Doğaya terk etme Amerikan yerlilerinde de gözlenen bir yöntem.
İlginç bir nokta, eski Türklerin ölülerini yılın belirli dönemlerinde, genellikle bir sonraki mevsimde defnettikleri bilgisi. Elif Patan’ın makalesinde Kışın ölenlerin baharda, yazın ölenlerin sonbaharda defnedilmesinin özel olarak dini bir gerekçesinin bulunmadığı, bu bekleme döneminde naaşın korunması için bir tür mumyalama işleminin yapıldığı söyleniyor. Ateşin bir anlamda arındırıcılığına inanıldığından, Göktürklerin ölülerini önce yakıp sonra gömdüklerini aktaran Elif Patan, eski Türklerin yaygın biçimde ölülerini gömerek, yakarak ya da yaktıktan sonra gömerek defnetme geleneğine sahip olduğunu vurguluyor.
Japon Şinto ve Budist kültüründe de ölülerin yakıldıktan sonra kemiklerinin toprağa gömüldüğü biliniyor.
Ölü bedeniyle ilgili törensel geleneklerden kuşkusuz en ekstremi ve en ilginci ise yamyamlık. Bazı Güney Amerika ve Afrika yerli topluluklarının, örneğin halen Yeni Gine’de yaşamakta olan Korowai kabilesinin ölülerini yediği de biliniyor. Güneydoğu Avustralya’da yaşayan Dieri’lerin, Paraguay’daki Guayaki topluluğunun ve Venezuela’daki Yanomami yerlilerinin de ölülerini yedikleri çeşitli kaynaklarda geçiyor.
ÖLÜME YENİLMEK…
Ölü bedenin yaşayanların dünyasından uzaklaştırılması, onun manevi varlığının, anılarının da uzaklaştırılması, unutulması, yok olması anlamına gelmiyor. Bilakis ölenlerin manevi varlıkları çok uzun zamana yayılı olarak yaşayanların dünyasındaki yerlerini koruyorlar. Toplumsal iz bırakan insanların manevi varlıklarının hükmü ise çok daha uzun zamana yayılı olarak devam ediyor. İnsanın ölümsüzlüğe olan ilgisi ve merakı, tarihi kişiliklerin yüzyıllara uzanan manevi varoluşlarıyla bir anlamda gıdıklanıyor ve her insan, az ya da çok düşlerinde fiziksel olarak karşı koyamayacakları ölümü, yaşadıkları toplumda derin izler bırakarak yenmeyi hayal ediyor. Ama “manevi ölümsüzlük” en az fiziksel ölümsüzlük kadar zor, hatta çoğumuz için imkânsız bir hayal. İnsanlık tarihinde çok az kişi yüzyılları aşarak ismini hatırlatabilme becerisine sahip olabilmiş görünüyor. Tabii yine de her şeyin bir çaresi var: Milyonlarca insanı katledebilmenin yolunu bulabilirseniz Hitler ya da Pol Pot türü bir ölümsüzlük, milyonlarca insanı hayatta tutabilmenin yolunu bulabilirseniz Pasteur ya da Fleming türü bir ölümsüzlük sizler için de mümkün olabilir… Tarih büyük bilimsel buluşları, büyük özgürlük savaşçılarını ve büyük zalimleri, tiranları bir biçimde hafızamızda yaşatıyor…
Biz sıradan insanların dünyasında ise fiziksel ölümün ardından en fazla adımızı hatırlayan son insanın son anına kadar sürebilen kısıtlı bir manevi yaşam fırsatı var. Belki çoğumuzun “çocuk sahibi olma, soyumuzu sürdürme” tutkusu bundan. Genetik birer şaheser olduğumuz vehmi, bu genleri devam ettirme, fiziksel ölümü bir biçimiyle yenebilme umudunu büyütüyor içimizde. Ama size kötü haber, tarihteki en büyük klanlar, en büyük aileler bile bir noktada son ferdinin ölümüyle birlikte kayboluyor…
