Kolivadan Helvaya: Ölüm Acısı, Ağız Tadı…

0
3396

CENAZE PROSEDÜRÜ…

Hayatınızın bir noktasında deprem olurken, öbür yanda “yapmanız gereken işler” olduğu gerçeği duruyor: Defin işlemleri. Bu konuda deneyimin var mı bilmiyorum sevgili okuyucu ama benim deneyimim sınırlıydı. Hemen belirteyim, endişeye mahal yok! En azından İstanbul için söylüyorum, defin işlemleri inanılmaz bir hız ve akıcılıkta tıkır tıkır işliyor.

“Şimdi ne olacak?” diye sorduğum kapıdaki görevli “Hastane ölüm raporunu hazırlıyor, bence siz evinize gidin, sabah Hastane imamı gelecek, defin işlemlerini onunla birlikte planlayabilirsiniz, ölüm raporunu da sabah alırsınız abi” dedi. Yaşadığınız şokun etkisiyle olsa gerek, önerileri komut gibi algılıyorsunuz. Mantıklı! Eve gidelim, sabah gelelim… Zaten sabaha ne kaldı?

Eve gidiyoruz. Annem, hayat arkadaşını hastane morguna bırakmanın şaşkınlığı ve kederiyle yığılıyor yatağa. Kardeşim ona sarılıp kıvrılıyor yanına. Ben sigara ve kahveyle o birkaç saati geçiriyorum.

Sabah erkenden hastaneye gidiyoruz kardeşimle. Hastane imamı temiz yüzlü, sıcak tavırlı, son derece kibar bir genç. Cenazeyi nereye defnetmek istediğimizi soruyor. Söylüyoruz. Saat kaçta istediğimizi soruyor. Aklımda tek bir bilgi var “hızlı olmalı”… Neden? Bilmiyorum. Sadece nereden kalmışsa, “cenaze fazla bekletilmemeli” bilgisi kalmış zihnimde. İmam soruyor, “uzak bir yerlerden gelecek var mı?”. Yok. “İsterseniz öğlen namazına yetişir” diyor, “tamam” diyorum. Bizim ne yapmamız gerekiyor? Ölüm raporunu imzalayıp teslim almamız yeterli. Şimdi ne yapacağız? “Cenaze arabasını bekleyeceksiniz…”

Çok geçmeden cenaze arabası geliyor. Arabada ahşap bir tabut. “Tut abi ucundan” diyor görevli, tutuyorum. Birlikte içeri giriyoruz, “dolapların olduğu odaya”, morga… Dolabın kapağını açıyorlar, “tut abi ucundan” diyor yine görevli, tutuyorum, tuhaf ama hala ılık… Şaşırıyorum. “Hala ılık?” diyorum görevliye. “Normal abi, daha kaç saat oldu ki?” diyor…  Babamı alıp tabuta yerleştiriyoruz. Cenaze arabasına binip Karacaahmet’e, gasilhaneye doğru yola çıkıyoruz. Bu arada telefon trafiği çalışıyor. Arayanlara cenaze töreninin yapılacağı yeri, saati bildiriyoruz.

BABANI YIKAMAK İSTER MİSİN?

Gasilhaneye geliyoruz. Hayatımda hiç bu kadar cenazeyi bir arada görmemiştim, irkiliyorum. Herhalde 30-40 tabut var, yıkanma sırasına girmiş. Her tabutun üzerinde bir küçük not kâğıdı, içindekinin ismi yazılı. Dışarıda bekliyor insanlar, cenazenin ismi anons edildiğinde yakını geliyor, dilerse yıkamaya giriyor… Sessiz bir koşuşturmaca var. Fayans duvarlara bakıyorum, her yerde kocaman harflerle yazılmış uyarılar var: “Görevlilere ücret, bahşiş teklif etmeyiniz, kesinlikle hiçbir ödeme yapmayınız”.

Her şey çok hızlı, her şey çok sessiz, her şey çok otomatik. Tabutlar arasında dolaşıyorum. Babamın tabutunun yanında durup usulca okşuyorum tabutu. Çıkıyorum tekrar dışarı, bir sigara yakıp bekliyorum çağrılmayı. Bu sırada bir yakınımız mezar yerinin kazılması işlemiyle uğraşıyor. Başka da kimse yok, herkes bulunduğu yerden törenin yapılacağı camiye yetişmeye çalışıyor çünkü. Kardeşimin telefonu çalıyor, açıyor, tereddütlü bir konuşması var, bakıyorum, “Cuma namazı nedeniyle cenaze namazını yarım saat erkene alabilir miyiz” diye soruyormuş imam. Omuz silkiyorum. “Tamam” diyor kardeşim.

Az sonra babamın adı okunuyor. Gidiyorum tabutun başına, görevli soruyor “Covid mi?”… “Hayır” diyorum. Yıkanma işleminde covid nedeniyle ölenlere ayrı ekip geliyormuş. Görevli yüzüme soran gözlerle bakıyor, ben de aynı soran gözlerle bakıyorum, “Covid değil dedim ya?”… “Neyiniz oluyor abi?” diyor, “Babam…” diyorum. “Allah rahmet eylesin” diyor. “Sağolun” diyorum. Bakıyor yine. Ben de ona bakıyorum, tekrarlıyorum, “babam?”… “Yok abi, babanı yıkamak ister misin?” diye soruyor. Donup kalıyorum o an…

Gasilhanenin kapısında iki görevli, işleri çok, sabırsızlanıyorlar… “Abi girecek misin yıkamaya?” diye tekrarlıyor görevli. Donup kalıyorum yine. Babamı iki yabancının ellerine teslim edip çıkmakla onun o yer üstündeki son dakikalarında yanında olmak arasında kalıyorum birkaç saniye. “Hayır!” diyorum… “Tamam abi” diyerek dönüyor görevli, “Hayır, babamı yabancılara bırakamam, gireceğim” diyorum telaşla. Omuz silkiyor, “gel abi!” diyor yüzüme bakmadan…

Beyaz fayans kaplı bir odaya alınıyoruz. Musluklar, hortumlar, ortada yine fayans kaplı bir kaide. Plastik önlükleri ve çizmeleriyle iki görevli karşılıyor babamla beni. Arkamızdan kapıyı kapatıyorlar. “Tut abi ucundan” diyor biri, tutuyorum, babamı fayans kaidenin üzerine yatırıyoruz. Siyah ceset torbasının fermuarını açıyorlar. “Hadi 1-2-3 deyince sağa doğru çevireceğiz abi” diyor görevli, sayıyor, 1-2-3, Bisssmillaahhhh!” Babam fermuarlı siyah torbanın içinden çıkıveriyor. Yüzüne bakıyorum, uyuyor gibi. Sakin… Gözyaşlarımı fark eden görevli “Neyin oluyordu abi?” diyor. “Babam” diyorum. “Allah rahmet eylesin” diyor, “sağolun” diyorum. Belinden aşağıya bir peştamal örtüp hortumu açıyorlar. Tekbir getirerek yıkamaya başlıyorlar babamı. Sabun köpükleri arasından belli belirsiz seçiliyor pembeleşen bedeni. “Hadi abi babana bir su da sen dök Allah rızası için” diyor görevli, hortumu alıyorum, baştan aşağı son suyunu döküyorum. Gözlerinin üzerine, ağzının üzerine ve çenesinin altına pamuklar koyuyorlar. Sonra bel altına peştemalin altından… Kefen bezini çıkartıyorlar sonra, göz kararı boyunu alıp yırtıyorlar kumaşı. “Cırrrttt!”, “Cııırrrrtttt!”… Alışkın bir hızla çevirip kefenliyorlar. Baş ve ayak kısmından, bir de belinden bağlıyorlar. “Bitti” diyor görevli. “Babanızı yıkayıp kefenledik Allah rızası için” diyorlar, “Bize söylemek ya da sormak istediğiniz bir şey var mı?”… “Yok” diyebiliyorum sadece. “Peki o zaman, Allah rahmet eylesin, mekânının cennet eylesin” diyorlar… “Sağolun” diyorum. “Tut abi ucundan” diyor görevli, tutuyorum, tabuta yerleştiriyoruz babamı… Yeşil örtüsü geriliyor üstüne, bir de not kağıdı, isminin bulunduğu… Çıkıyoruz… Gasilhanenin yan tarafındaki bekleme bölümüne geçiyoruz. Cenaze aracı gelecek, babamı alacağız ve camiye gideceğiz artık…

BUYRUN CENAZE NAMAZINA

Cenaze aracı geliyor, tabutu alıp araca yüklüyor ve camiye doğru yola çıkıyoruz. Ama gidemiyoruz. Çünkü onlarca araç gasilhanenin önüne park etmiş, çıkabilmek mümkün değil. Çıkmaya çalışırken karşıdan bir otomobil geliyor. Öylece duruyor önümüzde. Cenaze aracının şoförü “geri git” diyor. Gitmiyor adam. “Cenaze aracı bu, yol vermelisin” diyor şoför. Otomobildeki adam “ters yöndesin” diyor omuz silkerek. Tartışıyorlar, adam geri gitmiyor. Cenaze aracı geri gidiyor ve bir biçimde kurtuluyor sıkışıklıktan. “Cenazeye bile saygıları yok” diyor şoför. Boş gözlerle bakıyorum. Cami yakın, araç caminin önünde duruyor, iniyoruz. Camideki kalabalık cenaze aracını görünce çıkıyor. Babamı omuzlarımıza alıyoruz, musalla taşının üzerine bırakıyoruz. Annemi görüyorum kalabalık arasında. Ağlıyor. Yanına gidip sarılıyorum. Kardeşim geliyor yanımıza, sarılıyoruz.

İmamın sesini duyuyorum ön taraftan, cemaati toplanmaya çağırıyor: “Buyurun cenaze namazına!” Cemaat toplanıyor, “Er kişi niyetine Allah-u Ekber!…” Başka da bir şey duymuyorum. Bir de imam soruyor “Helal ediyor musunuz?”… Kalabalık yanıtlıyor: “Helal olsun!” “Helal olsun!” “Helal olsun!”… Bu kadar… Kısacık bir namaz zaten. Biliyorum fakat yine de bu kadar hızlı bitmesine şaşırıyorum. Kalabalık, kuşkusuz neredeyse tamamı tanıdığım, bildiğim insanlar ama gördüğüm şey sadece siluetlerden oluşan bir kalabalık. Birileri geliyor, sarılıyor, “Başın sağ olsun” diyor. Tuhaf şey, kimsenin yüzüne bakamıyorum, baktığımı tanıyamıyorum. Tabutu omuzluyoruz yeniden. Mezarlığın çok yakın olduğunu, yeniden arabaya koymaya gerek olmadığını söylüyor imam. Tabutla mezarlığa yürüyoruz…

MEZARLIK

Mezar yeri hazır. Çukurda bir görevli bizi bekliyor. Tabutu mezarın kenarına koyuyoruz. Başının kıbleye gelmesi gerek. Babamın bedenini alıyoruz, usulca mezarın içine yerleştiriyoruz. Sağa doğru hafifçe dönük durumda. Üzerine tahtalar yerleştiriliyor. Bu sırada imam Kur’andan ayetler okuyor. Toprak atıyoruz üzerine. İmam bir şeyler söylüyor, duymuyorum. Her şey bitiyor.