Kolivadan Helvaya: Ölüm Acısı, Ağız Tadı…

0
3396

Buradan itibaren okuyucunun affına sığınarak kişisel deneyimlerimi konuşturacağım. Hem zaten “akademik” bir yazıyla karşı karşıya olmadığını sen de biliyorsun değil mi sevgili okuyucu?

KİŞİSEL BİR DENEYİM: MERHABA ÖLÜM… HOŞÇA KAL SEVDİĞİM…

Hayatınızda önem taşıyan birini yitirdiğinizde tanımlanması çok zor bir hisle sendeliyorsunuz. Nasıl tanımlanabilir bu duygu? Çaresizlik? Evet, güçlü bir çaresizlik hissi…  Acı? Evet, çok derin, sendeletici bir acı… Kızgınlık? Evet, öznesi belirsiz bir kızgınlık… Rahatlama? Tuhaf ama özellikle hastalık sonucu hayatını kaybeden bir kişiye dair rahatlama hissi… Daha fazla acı çekmediğini bilmenin rahatlatıcı hissi öncelikle… Çünkü hangi şekilde hayatını kaybetmişse, ölen kişiye dair düşündüğünüz ilk şeylerden biri acı çekip çekmediği… Şaşkınlık? Evet, sarsıcı bir şaşkınlık… O’nun artık hayatınızda olmadığı gerçeğiyle karşılaşmanın şaşkınlığı…

Son 2 yılı inişli çıkışlı bir grafikle yaşayan babamın sağlık hikayesi Aralık sonundan itibaren hızlı bir yuvarlanma hikayesine dönüştü. Son 10 gününde öz bakım becerilerini tamamen yitirdi, 10 Şubat sabahı ani bir kararla yoğun bakıma alındı ve nihayet 11 Şubat sabaha karşı hayatını kaybetti. Onunla ilgili son hatırladığım şey, bir gün önce eli elimdeyken “beni zorla yaşatıyorsunuz” sözleriydi.

Ölüm kaç yaşında olursa olsun, ne durumda olursa olsun sevdiklerinize kondurabildiğiniz, onlarla bağdaştırabildiğiniz bir şey değil. Hele ki hayatla güçlü bağları, güçlü bir yaşam tutkusu olan biriyse yitirdiğiniz… Sonun yaklaştığını hissettiğinizde ise vedalaşabilmek, eskilerin deyişiyle “helallik” alabilmek ve elinizde hatırlayabileceğiniz bir son anların kalabilmesi…

Fotoğraf: Leon Seibert/ Unsplash

VEDALAŞABİLMEK… BİR ŞANS, BİR AYRICALIK…

Ama durun bir dakika… Vedalaşabilmenin de çok büyük bir şans, çok büyük bir ayrıcalık olduğunu belirtmeliyim. Yitirdiği insana son kez dokunabilmek, onun gözlerine son kez bakabilmek, vedalaşabilmek, bedenini meşrebinize göre hazırlamak ve defnetmek, eğer bir anlamı varsa mezarının yerini bilmek de bir şans, bir ayrıcalık bu coğrafyada… Sevdiğinin bir saç teline, bir kemik parçasına ulaşmaya razı Cumartesi Annelerini, kayıp yakınlarını, evden uğurladığı insanın bir daha dönmeyişine çaresizlikle katlanan insanları saygıyla anmak isterim…

Vedalaşabilmek önemli. Babamı yitirmeden önceki son gün elleri ellerimde, çoktandır feri sönmüş gözlerine bakarken içimden “Artık gidebilirsin baba, bizlere yaşattığın harikulade hayat için teşekkür ederim. Çok direndin, çok yoruldun. Çok dolu, çok güzel bir hayat yaşadın ve yaşattın, artık gidebilirsin canımın içi…” diyerek vedalaşabilmek önemliydi benim için. Bu vedalaşabilme şansı, ölümü, O’nun yokluğunu algılayabilmemi ve kabullenmemi kolaylaştırdı sanıyorum. Nitekim ertesi sabah babamı hızla yoğun bakıma aldıklarında ve “durumun artık çok kritik” olduğunu söylediklerinde ölüm gerçeğiyle yüzleşmiştim bile… Ama umut vardı hala… “Acaba?” vardı, “Bir kez daha üstesinden gelebilir mi?” vardı… Cılız bir ışık, incecik bir ibrişim gibi… O’nu yoğun bakıma bırakıp eve geldiğimizde hissettiğimiz boşluk duygusu, artık ölümle yan yana yürüdüğümüzü bilmenin ve fakat “o anın” ne zaman geleceğini kestirememenin, sonucu belirsiz bir bekleyişin tedirginliği de aslında vedalaşmanın bir parçasıydı.

Sabaha karşı geldi telefon… 03.45’te… “Kalbi durdu, müdahale ediyoruz, gelin!” Hastaneye koşarken, babamızın da ölümle yarış halinde olduğunu ama artık çok yorgun olduğunu ve yenik düşeceğini hissediyorduk. Hastaneye ulaştığımızda yoğun bakım servisinin kapısında dakikalar süren bekleyişin ardından gelen genç hekimin “Başınız sağ olsun…” sözleriyle birlikte hep korktuğunuz “o an” artık bir gerçekliğe dönüşüyor… Artık yapabileceğiniz hiçbir şey, söyleyebileceğiniz hiçbir söz yok… Bir koltuğa çöktüğümüzü, iki müstahdemin bir poşet içerisinde babamın giysilerini getirişini hatırlıyorum.

ÖLÜME DOKUNMAK…

“Biriniz gelebilir misiniz?” dedi görevli. Kız kardeşimle birlikte kapıya yöneldik fakat refleks olarak onu geriye çekip, “sen bekle” derken neyle karşılaşacağımızı bilmiyordum. Servisin kapısından girip görevliyi takip ettiğimde morga gitmekte olduğumuzu görüp irkildim. Girdiğim odada sıra sıra dolaplar ve önümde siyah bir ceset torbası duruyordu. Şaşkınlığımı yenmeye çalışırken görevli “Hadi tut abi baş tarafından” dedi. Neyin?… O an o siyah torbanın içindekinin babam olduğunun ayırdına vardım. Dokundum. Sıcaktı henüz. Yumuşacıktı. Fermuarı açtım, yüzüne baktım. Görevli sabırsız bir ifadeyle “Hadi abicim hadi Bismillah!” dedi. Yüzünü okşadım, fermuarı kapattım, görevliyle birlikte babamı dolabın içine koyup bıraktım…