Sinan: Siz uzun yıllar içerisinde sahada olgunlaşan çok önemli bir gazetecisiniz. Arada geri çekilip mutfağa geçtiğinizi de gördük. Türkiye’de artık neredeyse saha gazeteciliğinin ortadan kalktığı bir iklimde sizi mutfağa çeken ne?
Celal Başlangıç: Aslında kişisel tercihim her zaman sahadır. Hatta yazı işlerini pek de fazla sevmem ama… (Gülümsüyor) Meslek hayatımın 41. Yılında bir gazeteci olarak hem yazı işlerinde, hem sahada verimli olabildiğimi de söyleyebilirim.
Sinan: Bu biraz “kariyer” gibi mi algılanıyor? Sanki muhabirlik mesleğin çömezlik döneminin işiymiş, belirli bir tecrübe ve yaştan itibaren de işte yazı işlerine, köşe yazarlığına falan geçilerek “terfi edilirmiş” gibi bir algı mı oluşuyor?
Celal Başlangıç: Evet, Türkiye’de böyle yanlış bir anlayış var. İyi muhabirlik yapan birini hemen alıp şef, müdür yaparlar. Hâlbuki bu, bence bir muhabire yapılan en büyük kötülük. Ha, bir başka yanlış anlayışımız da muhabirliğin gençken yapıldığı. Dediğin gibi, yaş ilerleyince yazarlığa geçersin ya da masa başına geçip şef, müdür olursun. Yurt dışında ise durum böyle değil. Bazen Avrupa’dan, ABD’den 70 yaşında muhabirler geliyor. Bunlar konunun uzmanı muhabirler.
Sinan: Üstelik hayli spesifik alanlarda uzmanlaşırlar…
Celal Başlangıç: Kesinlikle! Batıda mesela “Ekonomi muhabiriyim” dediğinizde hemen sorarlar, “hangi alanda? İthalat ve ihracat mı, finans mı?” diye. Türkiye’de gazetecilik yeterince uzmanlaşmadığı; hoş, uzmanlığa da değer verilmediği için başka türlü yürüyor işler. Mesleğin geldiği noktada zaten artık uzmanların haberlerine falan da ihtiyaç yok. Ne kadar az haber getiriyorsan, o kadar “makbul gazeteci” oluyorsun. Benim, “haber getirip başımı belaya sokma” diyen genel yayın müdürü görmüşlüğüm de vardır yani… Tabii durum böyle olunca, ülkede yazı işleri de önemli. Fakat ben çok iyi değerlendirmesi olan bir yazı işleriyle, tek temel ölçütü gazetecilik olan bir yazı işleriyle, muhabirlik yapmayı tercih ederim.
Sinan: Mutfakta nasılsınız peki. Siz “hayal ettiğiniz yazı işlerini” yapabildiniz mi?
Celal Başlangıç: Kısmi olarak yaptım. Sonuçta gazeteci olarak devamlı “nasıl bir gazete olmalı?” diye hayal kuruyorsunuz. Muhabir olarak haberi geçerken, “bu haber nasıl koyulmalı, nasıl değerlendirilmeli?” diye kendi haberinizin hayalini kuruyorsunuz. Sonra gazeteyi görünce “ben bunu böyle yapmazdım” diye başlıyorsunuz bu işe. Sonunda işte bazen fırsatlar oluyor, “buyur gazeteyi yap” diyorlar. Bu da bir tercih… Bazen sıfırdan gazete kuruyorsunuz, oluşum sürecine katılıyorsunuz, onun da heyecanı farklı. O anlamda yazı işleri de muhabirlik de çekici ama tekrar söylüyorum, benim tercihim muhabirlik. Ha bir de şu var; yazı işlerine girersiniz başaramayabilirsiniz. Ya da müdür olursunuz, yarın altınızdan o koltuğu alırlar ama bir tek şeyi, muhabirliğinizi elinizden alamazlar. Şimdi hele ki internet varken… Muhabirlik bence insanın elinden alınamayacak çok özel bir meslek.
Sinan: Yazı işlerinde sınırlayıcı olan şey ne? Nasıl bir süreç işliyor orada?
Celal Başlangıç: Valla bu hangi döneme göre sorduğuna bağlı olarak değişir. Geçmişte o Kemalist-devletçi anlayışın yapısının getirdiği bir şekillenme vardı. Aşağı yukarı 80’lere kadar böyle geldi. 12 Eylül şartları zaten en sınırlayıcı şartlardı. Orada en utanç verici iş “gazeteyi kapattıran adam” olmaktı. Yazdığı yazıyla ya da yaptığı sayfayla, attığı başlıkla…
Sinan: Mayın dolu denizde tekneyi yüzdürüp gazeteyi kapattırmamak lazımdı yani?
Celal Başlangıç: Tabii! 90’larda ise en sınırlayıcı olan patronun çıkarlarıydı. Patronun hangi alanda yatırımı varsa o alana değinmemek lazımdı. Ki böyle çok çamlar devrilmiş, patron aleyhine çok işler yapılmıştır. Ya da öyle bir sansür uygulanmıştır ki, patron “ya verin kardeşim şu haberi” dese bile aşağıda çalışanlar “aman patrona zarar gelmesin” diye vermemiştir. Özellikle ekonomi servisinde çalışan arkadaşların haber yaparken, acaba patronun bu ekonomi alanında hangi yatırımı vardı, acaba şu alanda yatırımı var mıydı diye kendilerine alan aradıkları zamanlara tanık olduk yani. Tabii AKP iktidarıyla durum daha da başka türlü değişti. Artık tek tip gazetecilik var. Nasıl “tek bayrak, tek devlet, tek millet”, şimdi “tek başkan, tek gazete” anlayışı egemen. Burada da başka kırmızı çizgiler var.
Sinan: Gazeteciler her yeni döneme uyum sağlamayı öğrendiler galiba değil mi?
Celal Başlangıç: (Gülüyor) Zaten genellikle o konuda yetenekleri vardı, gözlüyorduk onu. En zor uyum sağlanacak dönem buydu ama buna da çok başarılı şekilde uyum sağladılar.
Sinan: 80’leri, 90’ları gördük. Bir kıyaslama yapmanız gerekirse, gazeteciliğin en yoğun saldırı altında olduğu dönem hangisi sizce?
Celal Başlangıç: Gazeteciliğin tümüyle ortadan kalktığı dönemdir bu. Biliyorsun, Mehmet Ali Yalçındağ geldi Hürriyet’in başına. Hemen yazarlarla, çizerlerle bir toplantı yapıp 4 tane kırmızı çizgi açıklamış. Daha sonra da daha dar kadrolu bir toplantı yapılmış. Kimse de gıkını çıkartamamış ve şartlara boyun eğmiş. Bunu aktaran arkadaşın söylediğine göre Yalçındağ, “40 yıllık yandaşım, bu başlığı ben bile atamam” diyerek Ahmet Hakan’a “oğlum sen bu işi yanlış anlamışsın. Yandaşlığın da şartları vardır, baştan öyle olacaksın ama ikide bir dönmeyeceksin. Sen yandaşlığı bilmediğin için yalaka olmuşsun, topaç gibi dönüyorsun, rüzgarından zatürre olacaksın” demiş. Artık iş bu noktaya geldi.
Sinan: Sizin efsane bir yazınızı hatırlıyorum. Şimdi o geldi aklıma: “Sen bir Mehmet Barlas değilsin..” 🙂
Celal Başlangıç: 🙂 E iş bu noktaya gelmiş durumda. Gazeteciliğin ilkelerini say desen sayamazlar ama yandaşlığın ilkelerini sayabiliyorlar. 80’lerin sıkıntıları malum, 12 Eylül, baskıcı dönem. İktidarın sermayenin, holdinglerin eline geçtiği 90’larda ise durum değişti. Gazetesi, televizyonu olana bir de devlet ihalesi verilir oldu. Şimdi bu dönemde ise devletten ihale alana, yanında birkaç televizyon falan veriyorlar. Durum tamamen değişti yani. Gerçi kâğıt üzerinde onlar görünüyorlar ama o mülkiyetlerin de gerçekten onlara geçip geçmediğini bilmiyorum. Çünkü bir yayın kuruluşunun mülkiyeti önce TMSF’ye düşürülüyor, sonra ihalesi açılıyor. Ardından da televizyondu, gazeteydi dağıtımı yapılıyor. O da olmuyorsa, gazete patronu biat etmiyorsa, holdinge kayyum atanıyor, gazeteyi kayyumlar çıkarıyorlar. Bu rezillik herhalde dünya basınında görülmemiştir. Hani belli ülkelerde böyle rezil bir çizgiden başlayıp makul bir seviyeye gelmiştir belki ama… Türkiye’de 70’lerde, bugüne göre en azından bir düzey, bir çizgi vardı. Bugün gazete diye çıkarılan şeylere gazete demiyorum. Zira bunlar kirli ve beceriksizce hazırlanmış iktidar bültenleri.
