Gönüllerin Gönüllü Vekili…

0
930

MELDA ONUR: 1992’nin başı, Ocak ayı…   Zaten Show TV de Mart 1992’de kuruldu. Bir yıl daha Fransa. Çok komik anılar var o dönemden, her şey bir garip. Paris yakınlarında bir banliyodeyiz, göçmen bölgesi. Erol Aksoy’un patron olduğu zaman. Bir stüdyo kiralanmış, orada kayıt yapılıyor. Bantlar hazırlanıyor, hop buraya. 
MİA: Bilmeyenlere açıklamak için, bu Show TV’nin Paris bürosu değil…
MELDA ONUR: Hayır tabii ki, burada Elmadağ’da bir irtibat ofisi var sadece, özel televizyonlara yayın izni çıkmamış daha! İşte bir çeşit prodüksiyon şirketi gibi çalışıyor onlar. Çekip gönderiyorlar, ama asıl yayın Paris’ten yapılıyor. İşte ilk Star TV kuruldu, onlar Almanya’da, ardından da Show, Paris’te. Kanal 6 vardı, İngiltere’de, bir de HBB. 
-Gülüyoruz, bu kanalları anımsayan kaç kişi çıkacak bakalım diye?- 
MELDA ONUR: Nasıl oluyordu?  Bantlar bize geliyordu, biz oradan yayına sokuyorduk. Tam kulağını tersten gösterme hali. Montajda Fransız teknisyenler çalışıyor. Yayın yönetim ekibi Türk ama orada yaşayan Türkler. Bir de biz varız, haber ekibi! Başımızda Can Okanar var. Nasıl haber yapıyoruz, anlatayım. İstanbul’daki büronun başında Oğuz Haksever var, rahmetli Hande Mumcu var, iyi arkadaşımdı. Güneri Civaoğlu Genel Müdür. Nuri Çolakoğlu ve Faruk Bayhan da Genel Müdür Yardımcıları. Böyle bir kadro! Onlar sahada çalışan ekipten haberi alıp bize geçiyor. Bizim de durum komik. 1 yıl boyunca kaçak denmese bile, 3 ayda bir turist vizesi giriş çıkışıyla çalıştık. Dur, yeri gelmişken komik bir şeyler anlatayım: Yolcu beraberinde kaset taşıtıyorduk mesela. Teknik ekip düşün, tek kelime bilmiyor ama haber montajlıyorlar! Düşünebiliyor musun? Diyelim ki bir film, “sen al bunu anons bandı yap” demişler çocuğa ama başında durmamış kimse. Bana da kontrol et diye verdiler, baktım şahane olmuş yani, vurgular filan. “Nasıl yaptın?” dedim, “tahmin ettim” dedi teknisyen… Böyle yayın mı yapılır, acayip işler…
ALİ FUAT: Trajikomik!
MELDA ONUR:. Aynen! Delilik yani. 92 de yayına başladık, tam bir felaket senesi şansımıza! Depremler, çığ düşmeleri, grizu patlaması, zaten terörizm had safhada. Her gün Güneydoğu’dan ölüm haberi geliyor. Bir tane Güneydoğu haritamız vardı, kartoteks çıkıçık çıkıçık haber yapıyoruz. Hatırlar mısınız, ajans haberi gibi? İşte İstanbul haberi bize geçiyor, biz yayına hazırlıyoruz. Sabahın köründe başlıyor, acayip bir şekilde. Şimdiki bu grafik animasyonların çok ilkel hali… Paintbox diye bir şey var. Bahadır vardı, o kullanıyor. Canlandırma yapmamız lazım, o haritada Cizre, Şırnak vb. yerleştirdiler. Şimdi biz her gün bir noktaya bir patlangaç koyuyoruz. Şu kadar ölü, bu kadar yaralı. Her gün öyle işliyoruz haritayı. Patrick vardı, yayın şeflerinden, bir sabah Türkçe soruverdi: “Bugün kaç ölü?”. Artık kaç gündür duya duya ezberlediyse adam? 92 felaket senesini böyle geçirdik. O korkunç Newroz da o seneydi işte.

İlk başlarda çok fazla çalışıyorduk, günde 20 saat. Bir süre sonra rayına oturdu. Geceleri bant bağlıyoruz artık. Mesela Zeki-Metince var, koyuyorlar bantı. Rejide de Fransız bir kız var, ona da demişler ki, “takip et, yayında bir acayiplik görürsen haber verirsin”. Bant takılır eder, kopar bir şey olur. Bir gece, kızcağız bakıyor, aaa bant geri sarıyor aniden… Hani böyle vıııjt diye kayar ya… Kız panikliyor, yayını durduruyor, bir Necefli maşrapa yayında, uzun süre. Sonradan baktık, hayır bantta bir bozukluk yok, geri de sarmamış, meğer Zeki-Metince içeriğinde bir sahneyi oynuyorlar, “olmadı bu başa saralım” diyorlar, yani normal akış o. Ama kız Türkçe bilmeyince, bant geri sardı sanıyor… Böyle kaç tane hikâye var! Diyelim ki, bant gitmesi lazım. Yolcu beraberinde gönderiyoruz o zaman. Ama görevli falan değil ha, sıradan yolcu. Rica ediyorsun, götürür müsünüz diye? Mesela İstanbul ofiste Oben vardı, günde iki kere Air France ile Paris’e gider gelirdi o çocuk. Sabah alır bantı, getirir Paris’e, akşamüstü yeni bantı alır, geri döner İstanbul’a. Ama bazen acil durum olur, bandın hemen gitmesi lazım, koş Melda havaalanına. Gözüne bir Türk yolcu kestirirsin, rica edersin, “valla bir şey yok bantta, ben de asker çocuğuyum, n’olur götürür müsünüz?” diye. Bir süre sonra Paris-İstanbul yolcuları zaten bizim ekibi tanır oldu, alanda görünce soruyorlardı, bant mı var? 
MİA: Geldiğimiz noktaya bak, sen uçak yolcusuyla yayın bandı taşıtmışsın, şimdi de “haber linki” dönemindeyiz. Vazgeçtim CD DVD filan, unut onları, “hadi dropbox’a yükledim oradan al” deniyor artık. 3G, 4G yayınları, Periscope… Ne diyorsun bu duruma?
MELDA ONUR: Acayipten öte aslında, çünkü geçen süreye bakınca hiç de öyle çok değil. Nedir işte 20 yıl! Ama hıza bak! Ben bir de üstelik teleks döneminde başlamışım… Bir faks geldi, valla kavgası çıkardı! Sonra üstüne internet gelince vay yani!
MİA: Benim hiç unutamadığım iki dönemeç var, biri teleksten faksa geçiş halimiz. İnanamamıştık bir süre, yani kağıdı buradan koyuyorsun, hop karşıdan aynısı çıkıyor, nasıl yani? Hatırlıyorum, uzun bir süre faksı gönderir, karşı tarafı arayıp, satır satır okuturdum ben, bakalım aynısı çıktı mı diye. Sonra bir de Windows üzeri mail dönemi, yaz bilgisayara, bas bir tuşa gönder diye, dünyanın öteki ucunda adamın bilgisayarına gitsin, ay olamaz diye aylar geçirdik. Yan odadaki arkadaşa gönderirdim önce maili, bir koşu gidip ekranında bakardım, hah evet aynısı görünüyor, şimdi müşteriye gönderebiliriz. Yok böyle bir şey..! 
MELDA ONUR: Bir de şimdiki kuşağın haline bak… Bizim bantlardan önce de o dev, bilmem kaç inçlik bantlar vardı, kocaman, zor taşırsın. Ama en büyük hikaye, bant yetiştirme krizi, her zaman. Show’da montaj odasından yayın odasına elimde bant koştururdum, kaç kolye dağıtmışlığım vardır, hani saçlarım böyle koşarken beyazlayacak herhalde derdim.  Şimdi düşününce, ilerleme gerçekten inanılmaz! 
MİA: Peki ne kadar sürdü Paris? 
MELDA ONUR: Paris bir yıl sürdü, üçer ayda bir vize için gidip geliyoruz ya, 1993 oldu, Nisan ayı! İstanbul ofisteyim bir gün, teleks ötüyor çın çın, bir baktık ki Özal hastalandı diyor, sonra aynı gün öldü. 16 Nisan 1993. Ve biz, yasasız ilk kez İstanbul’dan canlı yayına o gün girdik! Show’un ilk Türkiye’den uyduyla yayına geçişi, Özal’ın ölüm haberidir. Sonra da zaten hızlıca yasa çıktı, toplandık geldik ve kaldık burada…