Gönüllerin Gönüllü Vekili…

0
930

MELDA ONUR: Mezun olur olmaz baktım, nasıl bir gazeteye girebilirim? Hürriyet vardı tabii, rahmetli Simavi’ye gittim ama bir türlü olmadı nedense. O arada bir bankaya girdim, müdürden nefret ettim! Asla bankacı olamayacağımı anladım. Yıl olmuş 1985. O arada master sınavına girdim. 
MİA: Araya girmek istiyorum geçip gitmeden, çünkü güzel bir hikayeni biliyorum. Şu Fransızca kursu meselesini bir anlatır mısın?
MELDA ONUR: Evet, üniversite zamanı… İspanyolca kursu buldum Beyoğlu’nda, gidebilir miyim dedim bizimkilere, git dediler. Okumakla ilgili hiçbir şeye karşı çıkılmazdı ki evde! Hatta babam her Cuma akşamı beni gelip alırdı kurstan, Beyoğlu’nun karışık dönemleri. Babam sırf ben İspanyolca öğreneyim diye her Cuma gelip beni aldı, bekledi. Son senemdi üniversitede. İspanyolca sınav sonucuna bakmaya gittik annemle, geçmişim, çok mutlu olduk. Oradan dönerken Fransız Konsolosluğu’nun önünden geçiyoruz, hani ben çok ağlamıştım ya zamanında, “bak burada Fransızca öğreniliyor” dedim anneme. “Yürü giriyoruz içeri” dedi, girdik. 
MİA: Verdiği sözü tutmuş, unutmamış annen!
MELDA ONUR: O zamanın parasıyla 40 liraydı, çok büyük bir para değildi ama annem unutmadığı için yapmak istedi. Ben kursa girdim, çok da iyi bir öğrenci oldum. Birinci senenin sonunda epey konuşuyordum. Arada da master’ı kazandım. Orada Galatasaray mezunu bir yakın arkadaşım vardı Şebnem, onunla daha çok Fransız ekolü çevresine girdim, daha da sevdim. Daha bir kuvvetlendi Fransız kültürüm, daha belirginleşti. İlk işim, üniversitede part-time çalışmak oldu. Ablam haritacı, harita bürosunda çalışıyordu. Şimdi tabii coğrafi planlama programları olduğu için kalmadı o işler. Kadastro işinde, kadastro elemanları ölçüm yapıp, küçük krokiler çizerlerdi. İşte şurada bina, şurada yol, şurada direk olacak. Onlar çalakalem çizerler, ben de temiz çekerdim. İlk işim bu oldu. Sağolsunlar, sigortaladılar da beni o zaman. Onların sayesinde erkenden emekli olabildim. O dönemden hatırladığım en komik anı şu: Karadenizli bir kadastrocu vardı, genç bir çocuk. Sürekli “Delefon Tireği” yazardı. Eh be kardeşim, D’yi biliyorsun, T’yi biliyorsun. Yaz işte şunu “Telefon Direği!”… Ama yok! 
ALİ FUAT: E o zaman Laz olmaz ki! (Kahkahalar)
MELDA ONUR: Master’ın son senesinde, yüksek metal eritme fırını ve UBS üreten bir fabrikada stok kontrolör olarak çalıştım. Bazen yaptığım işten sıkıldığımda, aşağıya montaj atölyesine iner, kızlarla devre kart dizerdim
MİA: Ah canım içinde kalmış senin o devre kartları!
MELDA ONUR: Kalmış tabii! Kızlarla kart dizer, teste sokardık. Master’i bitirdim, tezimi orada verdim. Yazın da Sultanahmet’te bir otelde çalıştım. Aslında… Hep çalıştım yahu ben! (Kahkahalar) Master bitince, rahmetli hocam Toktamış Ateş… Rahmetli dedim değil mi? Ah herkes rahmetli oldu bak… 1988 işte… Ağlaya sızlaya gittim yanına, “Hocam ben gazeteci olmak istiyorum” dedim. “Ha öyle mi?” dedi, açtı telefonu. Karşısında Osman Arolat… 
MİA:  Ahh ne güzel, bunu bilmiyordum. Canım Osman abi..
MELDA ONUR: Yaa, tam adamı! İşte 88 sonu, Aralık ayı. Asil Nadir daha yeni Günaydın’ı, Güneş’i almış. Bütün Hürriyet grubunu Günaydın’a transfer etmiş. Deli gibi paralar saçılıyor… Osman abi de ekonominin başına gelmiş Sabah Gazetesi’nden. Beni Osman abiye gönderdi işte Toktamış Hoca.  Hiç unutmuyorum, içeri girdim, ama titriyorum! O kadar çok istiyorum ki gazeteci olmayı. Hürriyet okuyoruz o zaman biz evde, çocukluğumdan beri. İşte Hürriyet ekibi de oraya gitmiş. Düşün, Asil Nadir o zaman sanki Hürriyet’i almış gibi. Az konuşurdu ya Osman abi, “sen şimdi ne dil biliyorsun?” diye sordu. Fransızca, İngilizce, İspanyolca konuşurum deyince, “tamam seni Avrupa Topluluğundan sorumlu muhabir yapacağız, Zeynep Göğüş gibi” dedi. Tamam dedim. Ali Bozer Bakandı. AT’nin pik yaptığı zamanlardı. “Uzman muhabir yapacağız seni” diye de ekledi. “Şimdi sen git 1 Ocak’ta gel” dedi önce, sonra takvime baktı, “a Pazarmış, sen 2 Ocak’da gel başla işe” dedi.  Titreyerek çıktım odasından. Merdivenden inerken rahmetli Nehar Tüblek’i gördüm. Gazeteden tanıyorum, biliyorum ya, çok nazik adamdı. “Merhaba kızım” dedi. “Ben sizi tanıyorum, hep okuyorum. Bizimkiler de sizi çok sever. Biliyor musunuz, ben işe başlıyorum burada” deyiverdim bir çırpıda. Nehar Bey güldü, “annene babana selam söyle, hayırlı olsun. Al bak, bu da yarının gazetesi” diyerek elime tutuşturuverdi ertesi günün gazetesini. O zaman böyleydi, akşamüstünden çıkardı ertesi günün gazetesi. O gazeteyi elime aldım, kokladım resmen! İnanılır gibi değil ama bu kadar severek girdim. Çıktım dışarı, kar yağıyor, Alay Köşkü Çıkmazı’ndan yürüdüm, eve gidiyorum ama hala inanamıyorum: gazeteci olacağım! O zamanlar bir şarkı var, çok meşhur, içimden onu söylüyorum yolda yürürken: It’s a wonderful, wonderful life… Şimdi ne zaman o şarkıyı duysam bir yerde veya hatırlasam, o halim gelir aklıma. 
-DİPNOT: Melda’nın gözleri doluyor anlatırken… ben zaten daha “titriyordum heyecandan, inanamadım” dediğinde kopmuşum, çünkü anlattığı his, öyle tanıdık ki… Ben de hayatım boyunca hep gazeteci olmak, haber yazmak, röportaj yapmak istedim de bizimkiler istemedi, şimdi yıllar sonra karşımda Melda Onur var, röportaj yapıyorum, haber yazıyorum başka yayınlarda, ben de ağlarım tabii haliyle o böyle anlatırken…
MİA: Eeeh, tamam, ağlattın beni de…
MELDA ONUR: Tamam işte, sen de farklı hissetmiyorsun da ondan… ( bir süre gözyaşı silmece, çok şükür ki Ali Fuat fotograf çekmemiş o arada…) 
MELDA ONUR: İşte gittim 2 Ocak’ta bir heves başladım işe. Mesai arkadaşlarım Miyase İlknur ve İlkin Aydın. Mehmet Sağanak, bir de Abbas Akkaya. İlkay Akkaya’nın da eşi. Ekip böyle. Ben tabii hiç bilmiyorum mesleği ama Miyase ve İlkin meslekten geliyorlar. İlkin zaten gazetecilikten mezun… Çok kucakladılar beni, çok şey öğrettiler. Ben o ara İKV’ye (İktisadi Kalkınma Vakfı) gitmeye başladım. Çok büyük bir şans eseri master’daki sınıf arkadaşım Şebnem de İKV’de başladı, sonra da Genel Sekreter oldu zaten. Ben gidiyorum geliyorum, Avrupa Birliği haberleri yapıyorum. İlk gördüğüm bakan Ali Bozer’di. Bir yemeğine gittim ilk olarak… İlk yaptığım röportaj da çok uyduruk bir röportajdı, e bilmiyorsun ki daha? Fakat sırf bir haberim yayınlanmış olsun diye Osman abi koydu gazeteye. Şevk olsun diye. Sonra Osman abi bir gün aniden, “Ankara’da Avrupa Topluluğu ile ilgili bir kurs açılmış, seni oraya gönderelim. Hem öğren, hem de Ankara ofisinde çalışırsın. Ankara gazeteciliğini öğrenirsin” dedi. 1989’un 1 Şubat’ında kendimi Ankara’da buldum! Bizimkilere söyledim, “orduevinde kal bari” dediler. Ben de 4 ay Ankara ofiste çalıştım, orduevinde kalarak… Rahmetli Yavuz Gökmen o zaman Ankara temsilcisi. Şükrü Küçükşahin, SHP muhabiri. Hulki Cevizoğlu, Taşkın Şenol, Orhan Uğuroğlu, Ahmet Kadıbeşegiller filan..
MİA:Off…Off diyorum! Bu isimler bizim de mesleğe başladığımız zaman böyle takip ettiğimiz, baktığımız, okuduğumuz isimler
MELDA ONUR: Şimdi o ekipten bir tek Şükrü kaldı geriye. E Hulki malum zaten! (Kahkahalar) O zamanlar Devlet Planlama Teşkilatı kurs açmış, Bakanlıkların AT birimlerinin personellerini eğitiyor. Bir dönem gazetecilere de kontenjan açmışlar, daha çok Ankara gazetecileri gidiyor kursa ama bizimkiler beni gönderdiler. Hem haber takip ediyorum, hem kursa gidiyorum. 
-DİPNOT: Birden durup;”çok mu uzun uzun anlatıyorum ben? Bitmeyecek bu..” diye gülüyor. “Hayır, tam istediğim gibi anlatıyorsun” diyorum. “içinden çıkamayacaksın sonra bunun, bitmeyecek deşifresi, yani Meclis hikayelerini filan çok yerde anlattım, herkes biliyor… Bu hikayelerin de bir kısmını yazılarımda yazmışımdır ama böyle bütün hepsi blok halinde ilk kez anlatıyorum” diyor muzip muzip gülerek, işi bilen kadın ne de olsa… “Yaşasın” diyorum, çünkü Melda henüz bilmiyor tabii ki, Reportare’nin en önemli özelliklerinden biri, sohbeti okuyucuya mümkün olduğu kadar birebir anlatmak, neredeyse kelime kelime yazılıyor her şey, kırpılmıyor, kesilmiyor, en sevdiğim röportaj hali!… “Yok sen merak etme yazarım ben, çünkü çok uzun zamandır hayal ediyordum, seninle oturalım, detaylı sohbet edelim, böyle tane tane anlat sen diye. Bak kısmet bugüne, Reportare röportajınaymış…” diyorum, birlikte gülüyoruz. Ali Fuat, durun sizi motive ederim ben, azcık fotoğraf göstereyim çektiklerimden diyor, şimdi bu sayfalarda gördüğünüz karelere bakıyoruz keyifle… O zaman aklıma geliyor, aslında benzeri bir anekdot da Ali Fuat’da var. Biz ikimiz beraber çalışmaya başladığımız ilk günlerde, “bir gün Melda Onur’u çekmek isterim” demişliği var, bunu anlatıyorum Melda’ya. Daha o zaman ortada Reportare için çalışma durumumuz yok henüz. Çok da eski değil hani, 2 ay önce… “Hayat işte” diyor Melda, “bazen isteyince oluyor her şey..” –