MELDA ONUR: Gürsel Tekin’i sivil toplumculuk döneminden iyi tanırım, zaten İstanbul CHP üyesiyim. İş düzenli olduktan sonra sivil toplum faaliyetlerine daha çok vakit ayırabiliyorsun. Gürsel bir gün “çok boş vaktin var, gel biraz partiye yardım et” dedi. 2007’nin başında 42 yaşında emekli oldum, sonra serbest iletişim danışmanlığı yapmaya başladım, sakin sakin… İyi bir zamandı o, mesela Kriter dergisi vardı, Radikal ile beraber dağıtılan. Oraya AB röportajları yaptım uzun süre. Artık ofis hayatı çok sıkmıştı beni, işte emekli maaşım var, zaten bir kedim var başka bir şeyim de yok, ben bakarım nasılsa kendime diye düşünüyorum. Bütün arkadaşlarım da çalışmıyor, hadi kalk gel diyorlar çalışınca gidemiyorsun. Sonra Fortune dergisi çıkmaya başladı, Murat Sabuncu da “Melda gel bize dışarıdan telifli yaz” dedi, oraya özel dosyalar hazırlamaya başladım, Örneğin bir Maden dosyam vardır, hala kullanırım oradaki bilgileri. Bugünkü tahribat yasalarını çıkardıkları yıllar onlar. O zaman çok anlayamamışız. Sağlıklı yaşam çevirileri yapıyordum bir de, ne neye yarar, sağlıklı beslenme tüyoları, formülleri, işte detoks, bitkiler filan..
MİA: aahaha bu iyiymiş, kendinde de uyguluyor musun o formülleri?
MELDA ONUR: Yok canım uygulamıyorum, nerde? Ama dur, bir tane formül anlatayım okuyucularımız için: BireBir Formül diye bir şey: Sağlıksız olarak içtiğin her şeyin karşılığı olarak bir bardak su iç. Diyelim kahve mi içtin, bir bardak su iç. Şarap mı içtin bir kadeh, işte üstüne bir bardak su iç gibi…
“Sivil Toplum Olmadan Siyaset Olmaz…”
Geldik sonra 2010 senesine, Gürsel Tekin bana “seni İstanbul İl Yönetimi’ne alalım, kadın sayısını artırmak istiyoruz” dedi, şaşırdım çünkü hiç düşünmemiştim siyaset yapmayı.
MİA: Hiç konuşmadık sanırım bu konuyu daha önce seninle. Gerçekten hiç düşünmemiş miydin siyaseti? Aniden mi oldu?
MELDA ONUR: Hiç düşünmedim. Ben siyaseti zaten dışarıda yapıyordum. Siyaset sadece siyasi partilerde yapılacak diye bir şey yok, STK’lar, dernekler var. Şimdi hatta daha da sürece dahiller STK’lar. Siyasi partilerin biraz da toplumun gerisinde kalıyor olma nedenleri bu: Sivil toplum iyi çalışmaya başlayınca, olayın rengi değişti.
MİA: Çok geride kalmıştık sivil toplum konusunda, çok da eski değil ya bizde sivil toplumculuk, işte kaç senedir? Depremle belki?
MELDA ONUR: Evet ilk ciddi hareketlenme 1999 deprem dönemi, işte 15 sene kadar.
MİA: Ama biz o 15 yılı çok hızlı, çok dolu, böyle sanki 30 sene gibi yaşadık, çok hızlı gelişti. O yüzden de dediğin gibi siyaset bizim gerimizde kaldı aslında bir bakıma…
MİA: Vekil adaylığı nasıl gelişti?
MELDA ONUR: Zaten PM üyesi olunca, Genel Başkan Yardımcılığı filan, bir noktadan sonra kabulleniyorsun, vekil de olabilirim diye.
MİA: Şimdi biraz gerçekçi olalım, hayatımda tanıdığım en dürüst kadınlardan birisin. PM üyesi olmak başka bir şey, vekil olmak başka. Hani kademe atlamak gibi demeyeyim ama statüyü farklılaştırmak bu, yani vatandaşın vekili olmak. O anlamda vatandaş temsiliyeti, farklı bir durum. Biz seninle beraber geçirdiğimiz şu son 4-5 senelik dönemde, Gezi öncesinde de çeşitli sivil toplum faaliyetleri, eylemler, toplantılar zaten beraberdik. Dolayısıyla bütün bu süreçte insanların sana yaklaşımını, davranışını bir miktar dışarıdan gözlemleme şansım oldu. Bu anlamda bakınca sen gerçekten “halkın vekili” olmanın doğru bir resmini çiziyorsun. Vekillik söz konusu olduğunda ilk düşündüğün, ilk aklına gelen nedir? Bunu şu yüzden soruyorum, “şöyle yaparım böyle yaparım” dedin mi kendine? Hissiyat olarak soruyorum bunu sadece. Vekillik bittiği zaman da seninle ilk konuştuğumuzda, “yarım kalmış çok işim var” demiştin, hiç unutmadım. Nedir vekillik bu anlamda senin için?
MELDA ONUR: Vekil olmak çok güzel bir şey aslında… Bir kere çok itibarlı! Her ne kadar siyasetçi pek sevilmese de bu ülkede, vekil olmak önemli işte. Bu benim bir şekilde sanki aileme karşı da bir borcum gibiydi. Onlar açısından olabilecek en onurlu şeydi. Teyzem mesela, “benim kızım Mebus olacak” derdi çok eskiden. Bilmişti sanki kadın ve bu benim için çok önemli. Teyzem ölmeden Mebus gördü yeğenini… Bunun ardından, babam asker olduğu için gazeteci ve siyasetçi sevmezdi. Düşün yani İstanbul İl yönetimine girerken korka korka girdim. Çünkü bizimkiler asla istemediler. Hayatları boyunca CHPye oy verdiler, ölene kadar da verecekler, bu değişmez ama işte parti üyesi olmak başka bir şey, yönetimde aktif çalışmak başka. Ne işin var senin dediler bana o zaman. Annem “gidip yine başına bir şey açacaksın” dedi.
-Tam da bu arada, biz hararetle konuşurken, yüzü asılmış Ali Fuat yanımıza yaklaşıyor, “isterseniz kısa bir ara verin, Bayrampaşa’da bir patlama olmuş, haberleri yeni Twitter’a düşüyor, üstgeçit diyorlar ama tam ne olduğu belli değil henüz” diyerek… Orada, o anda, haberciliğimizin geldiği noktayı bire bir görüp izleme şansımız oluyor. Kaynaksız gelen haberler, yalan yanlış fotoğraflar, Twitter’dan gelen kaynağı belirsiz bilgiyi hatta fotoğrafı alıp haber yapan gazete web siteleri… Korkunç bir bilgi kirliliği. Birlikte akan mesajlara bakarken, habercilik etiğimizi tartışıyoruz bir yandan, doğru bilgiyi kontrol edip yayınlama, kaynağa ulaşmak, olayın olduğu yere acil muhabir göndermek, ilk ağızdan bilgi almak gibi.. Bizim alışık olduğumuz habercilikten çok başka bir yere gelmiş zavallı medyamızın hali. O verdiğimiz 15 dakikalık arada o kadar net görülebiliyor ki, ölü yaralı sayısına da ulaştıktan sonra ancak, “bu başka bir röportajın konusu” diyerek, elimiz ayağımız titreyerek de olsa, telefonlarımızı yeniden bir kenara bırakıyoruz. O 15 dakikada konuştuklarımızı, yaşadığımız duygu yoğunluğunu, neyi yanlış neyi doğru yaptığımızı nasıl konuştuğumuzu asla unutmayacağım, benim için gerçek bir habercilik dersidir. (1 Aralık 2015, Bayrampaşa geçit bombası–)
